Ya bunlar Türkçe değil, yahut ben Türk değilim!

Ya bunlar Türkçe değil, yahut ben Türk değilim!

Bir lisân tahayyül edin: Farsça kökenli kelimeler de var olsun içinde, Arapça kökenli kelimeler de. Sonra “öz Türkçe” kelimeler de kullanılıyor olsun. Farklı kültürlerin dilini alıp kendi kültür potasında öylesine eritmiş olsun ki, bir kelimeyi telaffuz ettiğinizde uyandırdığı duygu da, şekillendiği yeni fonetik yapısı da sizin kültürünüzü, sizin dünyanızı versin size.

“Osmanlıca” dediğimiz, “Dil Devrimi!” öncesine kadar kullanılan, aslında “Eski Türkçe” diye tanımlamanın daha doğru olduğu dil, bu meziyetlere sahip idi. Siz buna “Osmanlı kullanmış biz kullanmıyoruz  efendim” deyip geçemezsiniz. Bir  kere  o dili  kullanmıyorsanız kullanacak bir diliniz kalmaz sizin!

Bir zamanlar Arapça ve Osmanlıcaya düşman bir aydın(!) çıkmış, demiş ki;

“Efendim bu kelimeleri Türkçe’den ihraç etmek lazım.”

Arapça  kelimeleri Türkçe’den çıkarmak isteyen akıllıya  bak! “Kelime” sözcüğünün aslı Arapçadır, “ihraç” zaten Arapça, “lüzum” Arapçadır diyen çıkmadı mı sana hayatında?  Bu kelimeleri çıkarırsan  ortada ne kalır acaba?

Eskiden, şimdi kısırlaştırılarak tamamının anlamı bir  kelimeye  yüklenen  o  kadar  geniş bir  kelime  dağarcığına  sahiptik ki,  istediğiniz  uzunlukta  cümle  kurar, bir  kelimeyi tekrar etmek  zorunda kalmazdınız. Bakın, yeni Türkçe’ye  “kurbağa  dili”  diyen Üstad Necip Fazıl Kısakürek’ten  yeni kelimler kullanıldığında ne kadar  anlamsız bir  kargaşayla karşı karşıya  kalındığına dair bir örnek;

“Türkiye’yi batıran sâiklerin bir müessire bağlanmasındaki âmil sebep nedendir ve nedir?”

Sonra ‘Yeni Türkçe’sini vermiş Necip Fazıl “ve işte cümlenin kurbağacası” diyerek;

“Türkiye’yi batıran nedenlerin bir nedene bağlanmasındaki neden neden, nedendir ve nedir?”[1]

Cümlenin ahengine bir bakınız ve kullanılan, sâik, müessir, âmil ve sebep kelimelerinin Türkçe  karşılığı: “neden”.  Buyur çık  işin içinden de  görelim! Örnek bundan ibaret değil pek tabi. Kimi kelimeleri kullanmayınca her bir kelime ile farklı bir duygu tonuna işaret edebilme yetiniz de birden elinizden uçuveriyor.

Reddeden, “bizim değildir” diyenler bu kelimelerin yerine ne öneriyor? Derliyor, topluyor, duygularımızı adeta ‘zip’liyor, bunların tamamını bu kelime ile ifade edeceksin diyerek elimize bir kelime tutuşturuyor. Hayati İnanç’ın deyimi ile :Daha 40-50 sene önce kullanmakta olduğumuz ve her biri ayrı bir manayı ihtiva eden “gam, gussa, keder, matem, elem, hüzün, yeis, efkâr, tasa, kahır, dert, mihnet, enduh ve kuduret” kelimelerini dilimizden bir çırpıda atıp bunların tamamını Batı’dan ithal ettiğimiz “stres” kelimesiyle…”  karşılamaya çalışıyor.

Olmazsa, sonuna “sal” ekleyip kendince çözüm sunuyor!

Türkçe kelime oluşturma  sevdasının eseri  olan kelime  sonuna  “-sel, -sal”  ekleme gayretinin neticesini gösterecek bir tespit:

Eyvah Türkçe ‘sal’lanıyor

Siyasal, parasal, ruhsal, sınıfsal, sanatsal, yazınsal, ulu(s)sal, tarımsal, toplumsal, kırsal, onursal, yapısal, kişisel, dinsel, görsel, tarihsel, mezhepsel, bölgesel, bilimsel, eylemsel, kentsel, yöresel, düşünsel, tinsel… Neredeyse herkes artık bir sallı ya da selli kelime uyduruveriyor. “Sal”layarak konuşuyoruz artık. Kimse düşünmüyor ki; Latin kökenli bu ekler hem Türkçe’nin gramer yapısını bozmakta, hem de dili ruhsuz, cansız kelimeler yığınına dönüştürmektedir. Bu aslında kendini bütün değerlerden azâd kabul ederek aydın, çağdaş görünmek isteyenlerin ve başkası ne der? diyenlerin ruhi bunalımıdır.[2]

Bir medeniyet, gücü nisbetinde, kelimlere ve diline hakimiyeti nisbetinde yabancı kelimeleri doğal yollarla alır, kültür, sosyal yaşantı ve hassasiyetler çerçevesinde yoğurarak yepyeni bir kelime ortaya çıkarırsa o kelime misafir olmaktan çıkar, öz dil kadar “öz”den oluverir. Fonetik ve verdiği duygu bakımından çıkarıldığında doldurulamayacak bir yer edinir. 

Bir örnek:

Köşe kelimesi. Aslı Farsça Guşe. Keskin bir dönemci ifade etmesine rağmen biraz yumuşak ve yuvarlak bir kelime olarak kalmış, manasındaki duyguyu tam olarak verememiş olması hasebiyle bizdeki hali “köşe” olmuş, yeni teleffuzu ile bir sertlik hissettirmiştir. Zamanla öylesine benimsenmiş ve yer etmiş ki kendisinden, “baş” ile birleşerek “köşe başı” ya da “baş köşe”, “kapmak” ile birleşerek “köşe kapmak/kapmaca”, deyim halini alarak “bir köşeye çekilme” ya da “köşeye geçmek/kurulmak”, sayılarla birleşerek, üç köşe, dört köşe, beş köşe, önem ifade etmek ya da duvara dair bir tanım olarak “köşe taşı”, duygusal bir anlamı ifade maksadıyla “ciğerimin köşesi” gibi ifadeler türetilmiş.

Siz buna, köşe yazısı, gazete köşesi, köşelik, mavi/yeşil/sarı köşe, vb. daha birçok ilave yapabilirsiniz. Ya bunları seve seve kullanır, duygularınızı ifade etmek için sahip olduğunuz zenginliği devam ettirir ya da bunların tamamını atarak saçma sapan yeni bir kelimeye yönelirsiniz.  Yönelirsiniz de bu anlam ve duyguyu yükleyebileceğiniz kaç kelime elde edebilirsiniz, bilinmez…

Gönül kelimesinden türeterek kullandığınız, gönül vermek, gönül yapmak, gönül almak, gönül eğlendirmek, gönlü olmak, gönlü kırmak, gönlünce yaşamak, gönüllü, gönülsüz, gönül koymak, gönül inceliği ve daha nicesi…  Bunların tamamını kabullendiğimiz gibi, Arapçadan “kalp”, Farçadan “dil” kelimelerini de alarak kullanmış, daha da zenginleşmiş bir dil ile konuşmuşuz konuşacağımızı ve yazmışız yazacağımızı…   

Osmanlıca denilerek yalnızca “Osmanlı Devletinde” kullanılan bir dilmiş gibi davranmak da yine dile yapılan bir ihanettir.  Nihad Sami Banarlı’nın tespiti ile “…Arabî ve Fârisî kelimelerle bu dillere ait bazı kaideler, Türkçeye ve Türk halkının diline Osmanlı devleti kurulmadan önceki asırlarda girmiştir… Osmanlıca değil, yalnız Osmanlı devleti dahilinde değil, Osmanlılara hiçbir zaman tabi olmamış diğer Türk ülkelerinde de öteden beri aynı kelime ve kaidelerle kullanılmıştır”[3]

Demek ki zaman zaman ayyuka çıkan Eski Türkçe (Osmanlıca) düşmanlığının “Osmanlı düşmanlığı” kaynağından besleniyor olması da ayrı bir garabet. Bakmayın siz gazetelerde köşe kapıp laf-ı güzâf ile satır dolduranlara. Nicesi bîhaber olduğu meselelere dair kalem oynatır da, “yemeye hazır olan okuyucu” kitlesi afiyetle kalkar masadan.

Neyse,

Devrimizin  entelektüel  geçinenler nereden gelip Türkçe’mize  girdiğini bilmedikleri kelimeleri kullanadursunlar hakikati  bilen,  anlayanlarda  var. Bakın tarihçi yazar Murat  Bardakçı ne diyor;

“Aydın demek, cahil ve hain demektir bu ülkede. Türkiye’de entelektüelliğin şartı Osmanlıca bilmektir… Bizde kendi kültürünü bilmez, İngilizce’den okumaya çalışır. Batı’yı bilmez sadece kafa çekip ahkâm keser. Ben şunu söylüyorum: Türkiye’de Osmanlıca bilmeyen entelektüeller cahildir. 1928 öncesi yazılmış şeyleri okuyamıyorsanız eğer, hiç ‘okur-yazarım’ diye geçinmeyin. Bugün bir İngiliz entelektüeli Shakespeare’i, Shelly’yi okur, bilir. Bizimkiler Nedim’i, Fuzuli’yi anlamaz, Şeyh Galip’i utanmadan İngilizcesinden okurlar.”

Üstâd Necip Fazıl:Lisânımızı sal’layıp sel’e mahkûm edenlere dört satır mesajı ile bitirelim :

Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim,
Ya bunlar Türkçe değil, yahut ben Türk değilim!
Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim
Allah Türk’e acısın, Yalnız bunu dilerim!

Salih Kartal

[1] Necip Fazıl Kısakürek – Hitabeler – Edebiyat ve Cemiyet – sh; 283

[2] Bayram Akcan - Ufuk Ötesi, Kasım 2008

[3] N. Sami Banarlı, Türkçe’nin Sırları, s.221

2 Yorum

  1. Kendinizi kandırmaya devam edin. Madem ki Türküz Türkçe konuşuruz. Arapça konuşmak isteyen urbana, farsça konuşmak isteyen irana gitsin. Osmanlıca zengin bir dilden daha çok önceden Türkçede olupta özentilikten bu kelimeleri kullanmak yerine Arapça ve Farsça sını kullanan dildir. Sizin verdiğiniz örnekte değiTürkiye’yi batıran sâiklerin bir müessire bağlanmasındaki âmil sebep nedendir ve nedir?”l uada amil, saip, müessire ya bu kelimeler Türkçe değil yada ben Türk değilim ;) Asyada hangi Türk devletleri bu aözcükleri konuşuyor. Bu arada dilime kurbapa dili diceksin bende susucağımmı zannetrim? o dili keserim. Zorunuza gidiyor Türk olup daha sade Türkçe konuşmamız. Şuan dünyada millet olrak adlandırılan bütün toplu lar millet diye adlandırlır. Allah aj cc bile bizi kavimlere ayırırda biz Türklüğümüzden vazmı geçeriz sandınız?

  2. ey öncü, adından utan. Adını aldığının Peygamber’den utan, eğer içinde birazcık iman varsa.

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>