Türkçe İbadet ve Kur’an Projesi-3-İnanmış Azınlığın Darbesi

Türkçe İbadet ve Kur’an Projesi-3-İnanmış Azınlığın Darbesi

Daha  önce  konu ile  ilgili iki  yazı  hazırlayıp  sizlere  sunmuştum.. Yazının birinci ve ikinci bölümlerinde Bu projenin  birer  parçası  olan  fikir  yapılarını ve  sahiplerinin anlayışlarını  kaynaklar ile  birlikte  sunmuştuk.Bu yazımızda meselenin yaygara  halinde  zirve  yaptığı bir  dönemde  bir  gurp davasına  inanmış  müslümanın  yaptığı, ellerindeki  imkansızlıklara  rağmen binler trajlara sahip  günlük  gazetelerin yazarlarının  seslerini kesecek  kadar  başarılı bir  işin hikayesini paylaşıyoruz..

 

Umarım  bir aşkın  kıvılcımına, bir  gayretin  fidanına, bir idealin ışıldamasına  vesile  olabiliriz..

 

1957  yılında diyanet işleri  reisi Eyüb Sabri Hayıroğlu adında bir zat idi.O günlerde imparatorluktan kalma pek çok liyakatli hocaefendi henüz hayatta olduğundan gerçek din alimi ölçüleri bu günkünden  oldukça  farklıydı. Pek öyle herkese  din  alimi gözüyle bakılmazdı.

O güne kadar ismi duyulmamış,  eseri olmamış bir kimse bulunması dolayısıyla Eyüp Sabri Hayıroğlu‘da pek göz  doldurmuyor ve  Celal Bayar‘la eski bir maziye dayananan ahbaplığı dolayısıyla bu makama  getirildiği söyleniyordu. O zamanlar Diyanet İşleri Reisliği’nin pek bir  fonksiyonu yoktu. Lakin göze girmek kendinden bahsettirmek ve  bu maksatla  dinin ruhunu zedeleyecek tavizler  vermek modasıda  başlamıştı. Devlet içinde kapalı kutu gibi duran, kendisini  hissettirmemeye çalışan bir  tutum gelip  geçmiş reislerin hepsinde müşahede olunmuştu. 50’li yılların başında bu durumu merhum Ahmet Hamdi Akseki biraz değiştirir gibi olmuşssada  diyanet yine eski atalet ve kapalılık yeniden hakim olmuştu.

1950 yılından sonra ezanı aslınca irca, birkaç imamhatip mektebi açmak ve radyoda Kur’an okutmak gibi niyet unsuru müphem birkaç taviz yüzünden dini hayatta cüz’i bir canlılık belirmişti. Buna tahammül edemeyenlerce zaman “irtica yaygaraları” ile  ortalık verilmiştirki bu tutumun zamanımıza kadar devam ettiği görülmektedir. Asıl sebep  milletin hapsedilen imanına vurulmuş olan prangaları gevşetme istikametindeki en masumane hareketleri vatan ve millete  ihanet gibi  göstererek laikliğin İslam düşmanlığı suretrindeki tatbikatın değişen şartlara rağmen vazgeçmek istemeyenlerin inat ve ısrarıydı. Bunlar için Kemalizm ile  mizan edildiğinde çirkin gösterilmesi mümkün görülen küçük bir hareket, Cihan Harbi çıkmışçasına yaygaraya  sebep olabiliyordu ki hala daha  öyledir.

1950 yılında Batı Trakyada  İslam Harfleri ile  Türkçe olarak Sebat adında  haftalık bir gazete yayınlanmakta idi.Buz gazete, Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Reisliği’nden bir fetva sormuştu. Bu kuran ayetlerinin arapça  asıllarının latin harfleri ile  yazılıp okunmasının caiz  olup olmadığına  dairdi.

O sırada öteden beri alevi propaganda kitaplarını bastırmakla  şöhret yapmış olan bir yayınevinin asli harflerilyle Kur’an okumasını bilmeyenler için latin harfleriyle bir Kur’an bastırmış olduğu duyulmuştu. Lakin sağda solda yeni alfabeyleKur’an-ı Kerim’in doğru olarak yazılıp  okunmayacağı vaki  olmuş ve bu kitap satılamayaıp kitapevinin deposunda  kalmıştı. İhtimal bu nüshalardan biride Batı Trakyaya  götürülmüş ve orada da  bununla ilgili bir anlaşmazlık  zuhur etmesi üzerine durum T.c Diyanet İşleri Reisliği’nden Sebat gazetesi vasıtasıyla sorulmuştu. Reis Eyüp Sabri Hayıroğlu‘da bunun asla  caiz  olmadığı yolunda bir  fetva  vermişti. Sebat  gazetesi E. S. Hayıroğlu‘nun bahsi geşen fetvasını sütunlarına  aktarınca her nasılsa bundan bizdeki ilerici takımın  haberi olmuş, günün birinde günlük bütün gazetlerinden Eyüb Sabri Hayıroğlu‘na yaylım ateşine  geçilmiş ve yapılmadık hakaretler  bırakılmamıştı. Zavallı Hayıroğlu günlerce süren bu hucumlara cevap vermekten aciz kalmış onu vesile ittihaz ederek, hatta bazı kalemlerde müslümanlğa vaki tecavüzlerin karşılşıksız kalması günlerce mü’minleri dilhun etmişti.

O sırada islami cepheyi tutan hiçbir günlük gazete yoktu.Arada bri çıkıp batan haftalık ve aylık dergiler  bakımından da  büyük bir nedret devrine isabet ettiğinden bu tek taraflı salvo halindeki hucumlar ağızsız dilsiz müslümanların yüreğini sızlatıyordu. Gerçi arada bir süpriz nevinden bazı kimselerin umulmadık bir şekilde  hakikati terennüm ederek inklapçıları  kızdırdığıda  görülüyordu. Mesele  Vatan Gazetesinde yazı yazan ve  o zamanlar  Amerika’da  ilahiyat  tahsil ettikten sonra  Türkiye’ye  döndüğü söylenen Nebahattin Kırmacı adındaki bir şahıs kendisine bu yolda sorulmuş olan sualleri hiçde ilerici takımın istediği gibi cevaplandıramamıştı. Lakin böyleleri devede kulaktı.

O günlerde İstanbul imamhatip mektebi olarak Fethiye‘de inşa edilmiş olan binanın  açılış merasimi vardı. Daha  evvvelki mektep vefa  semtinde  benim daha  sonra  kendisini Talebe Yurdu olarak çalıştırdığım eski ahşap bir konaktı.O günlerin şartları içinde, Fethiye semtinde  yani patrikhanenin tepesinde  müslümanların  dini tedrisat yapacak bir mektebi dikmeleri fevkalade ehemmiyetli bir hadiseydi.Bu bakımdan büyük bir merasim tertiplenmişti. Merasime devrin başvekili Adnan Menderes‘te davet edilmişti. Fakat  ihtimal ki  merhum  devrin o şartlarında böyle bir görüntüyü kendi için bazı çevrelere  karşı kabili müdafa görmediğinden yerine zamanın maaarif vekili Celal Yardımcı’yı göndermişti.Davetliler arasında  Diyanet İşleri Reisi  E.S Hayıroğlu‘da vardı. Maarif vekilinin suya sabuna dokunmamaya  gayret eden konuşmasından sonra vazifeliler misafirlere mektebi gezdirirlerken gazeteciler Hayıroğlu’nun üzerine üşüştüler ve onu sual yağmuruna tuttular.Suallerin ilmi gerekçelerle  alkası yoktu.Zaten meselenin dini veya ilmi ciheti kimseyi alakadar etmiyordu. Kuran-ı kerimin latin harfleriyle yazılmayacağını söylemek, tersinden islam harflerinin ehemmiyetine tebarüz ettirmek demekti. Kemalistlerin afv edemediği cürüm (!) işte buydu. Umimiyetle ilmi kifayetiye şüphe ile bakılmış olan Hayıroğlu‘nun o günlerde bu meseledeki mukavemeti ve ısrarı cidden takdire şayandı.

Açılış merasimine bizde ünüversitedeki bir avuç mütedeyyin gençler  olarak  katılmıştık. Yanımızda üniversite dışından ve daima  beraber  olduğumuz avukat Ziya Nur, kitapçı Abdullah Işıklar ve mehur Ahıskalı Ali Haydar Efendinin oğlu Şerif Gürbüzler ve daha başkaları vardı.Gazetecilerin E.S. Hayıroğlu‘nu sıkıştırmalarını ve zaman zaman laubali bir şekilde konuşmalarını elemle müşahade ediyorduk. Hele bir mektep kaçkınının sigarasının dumanını hocaefendinin yüzüne savurarak “Son günlerdeki yayınlar dolayısıyla istifa etmeyi düşünüp düşünmediğini” sorması az kaldı gazetecilerle aramızda kavga çıkmasına  sebep olacaktı.O sırada müslümanlara  hucum etmek için bahane  arayan  bu insanlara  aradıkları  fırsatı vermemek  lazım geldiği yolunda  daha  yaşlı ve  tecrübeli kimselerin tavsiyesi üzerine işi ileriye  götürmedik..

Merasim bitmişti, konuşa konuşa  geri  dönüyorduk. Herkes bu hadise  üzerine fikir beyan ediyor ve müslümanalrın en basit bir mukabele vasıtasından mahrum oluşlarına hayıflanıyordu. Gurubumuzdan biri  ortaya  bir fikir attı. Acaba islam alimleri ile röportaj yapılsa, bu tezvirata ilmi bir surette cevaplar verilse, bunu yayınlayacak bir gazete bulunamaz mıydı.? ! beraberimizdeki arkadaşlardan Abdullah Işıklar,o sıralarda “Fetih” adıyla yarım gazete çıkarmaktaydı.Lakin bu gazete birkaç aydan beri mali imkansızlıktan inkıtaa  uğramıştı. Bu düşünceye  karşı O bir tekif yaptı.

“Gelin hep birlikte bizim Fetih Gazetesi’ni yeniden çıkaralım ve bu mel’unlara hak ettikleri cevabı verelim”

Lakin onbeş-yirmi günlük gazeteye  karşı  haftalık bir Fetih Gazetesi‘nin cevabı acaba ne ifade ederdi.Nede  olsa hiç yoktan iyi olacağı düşüncesi galip göründü. Bu meseleyi konuşa konuşa Çarşamba‘dan Fatih Camiinin  avlusuna  kadar gelinmişti.Bu sırada ikindi ezanı okunuyordu.Topluluğa teklif ttim.

“Buyurun şurada namazımızı kılalım. Namazdan sonra bizim yurda  gidelim ve bu işi müzkare edip bir karara  bağlayalım”

Ben o zaman Kirazlı Mescid Sokağı 7 numarada Seyhan Talebe Yurdu adıyla çalıştırdığım bir yurdun sahibiydim.Müdiriyet odası  olarak kullandığım oda onbeş-yirmi kişiyle toplantı yapmaya müsaiddi.Teklifim kabulk edildi. Namzdan sonra  doğruca  yurda  gitttik.Önce  bir mali komite kurduk. Gazetenin çıkması için herşeyden önce para lazımdı.Aramıza tücccarlardan da birkaç kişi katılmıştı. Bunlardan biride merhum Nazif Çelebi idi.Seyh Ali haydar Efendinin oğlu Şerif Gürbüzler bizden yaşlı  olmasına  rağmen bir  genç gibi heyecanlıydı.Mali komite hemen orada faaliyete başladı.

“Kim ne verecekse  burada  versin, önce  buradan başlayalım” dediler. O odada umulmadık birşey  oldu. Tam altıbin türklirası toplandı.Üstelik aramızdaki tek tüccar Nazif Çelebi para vermeyerek:

“Siz toplayın, ne kadar  toplarsanız, onun bir katınıda  yarın ben vereceğim” demişti.

Lakin O’ndan para almaya ihtiyaç. kalmamıştı.Çünkü bu para, Fetih Gazetesi’ni çıkarmaya yetmişti.Hemde  o gün hayal edilemeyecek bir trajla.!.. Sanırım 200.000 nüshadan fazla olarak basılmıştı.

Gazete o günü islami neşriyatın tek matbası görünen rahmetli Sinan Onur‘un “Hür Adam” isimli matbaasında günlerce basılmaya devam etmişti.Çünkü 57-82’nin yarı ebadındaki bu gazetenin düz baskı bir makinada saatte ikibin adetten fazla  basılması mümkün değildi.

Mali komitenin yanı sıra bir komite  daha  kurduk: Yazı toplama  komitesi. Bu  komidtedeki arakdaşlar  hemen o  akşamdan  itibaren herbiri  bir  hocaefendiyi  ziyaret  ederek Kuran-ı Kerimin orjinal metninin, ancak kendi asli harfleriyle  yazılabileceğine, bunun dışındaki iddaların ilmi değerinin bulunmadığına, bunların safsatadan ibaret  olduğuna  dair  gayet  kıymetli makaleler  ve  röportajlar  temin edip gelmişlerdi. Fikirlerine müracaat edilmiş insanlar arasında o gün gerçekten imparatorluk bereketi olan alimler  vardı.. Ömer Nasuhi Bilmen, Celaleddin Ötken, Hasan Basri Çantay ve Ali Rıza Sğman gibi sahasında  söz  sahibi pek çok kimse diyanet işleri Reisi Eyüp Sabri Hayıroğlu‘nu teyid eden mahiyette fikirler ortaya  koymuşlar ve bunları avukat Ziya Nur redaktör olarak bir şekle sokup Fetih Gazetesi‘ni ortaya çıkarmıştı.

Lakin bu gazete nasıl dağıtılacaktı. Ortada dini gazeteyi dağıtacak bir müessese  yoktu. Dindar  üniversite  talebelerinden bir satıcı ekip oluşturduk. Bu ekip en az onbeş gün boyunca  cami avlularından tutunda  vapuır iskelelerine  kadar  devamlı bir surette heryerde  sattılar.Geç kalan yazılar için ikinci bir  Fetih Gazetesi çıkarıldıysada  bu birincinin tesiri  müthiş oldu. Verilen ilmi cevaplar karşısından şarlatan gazeteciler  yavaş yavaş seslerini kıstılar.

Bu, büyük bir  gösteriydi. Dost  düşman herkes  bu  gösterinin belli ölçüde  tesiri altında kalmıştı. O zaman açıkgöz bir İmam hatip talebesi olan Mü’min Çevik de bu yazıları “Türkçe Kuran Okunmaz” başlığıyla kitap haline getirmişti ki, yayın hayatının temeli bu kitap olmuştur.

Bu  yazı Tarihçi Yazar Üstad Kadir Mısıroğlu‘nun “Geçmiş Günü Elerken” adlı  otobiyografi  kitabında da yer  almış olup ayrıca Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri II adlı eserinde tekrar kaleme alınmıştır. Bende  meselenin ehemmiyyetine ve istendiği  takdirde  birkaç  müslümanın bir  araya  gelerek aşk ile  çalışması  karşısında  binlerce  batıl  fikrin  bir  balon misali  sönebileceğine vurgu yapmak üzere kitaptan buraya  aktarmış  bulunmaktayım.. Umarım  emekler  boşa  gitmeyip,  okunur  ve  tesiri  yüce  Mevladan şiddetli bir  şekilde tecelli eder..

 

Salih Kartal

Ekim 2011

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>