M. Emin Yıldırım Hoca İle Mülâkât

M. Emin Yıldırım Hoca İle Mülâkât

Salih Kartal : Bismillah. Siyer ilmi üzerine konuşacağımız için uygun görürseniz genel olarak “Siyer bize ne söyler, siyer bizim için neden önemlidir?” sorularına cevap arayalım hocam.

Muhammed Emin Yıldırım: Bismillahirrahmanirrahim

Siyer malumunuz Efendimiz (s.a.v)’in hayatı, ancak bu sıradan bir hayat değil. Sıradan bir hayatın anlatımı da değil. Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve bir Müslüman için tartışılmaz rehber olan, önderi olan bir insanın, insanlığın rehberi olan bir insanın hayatı. Hal böyle olunca aslında bir Müslüman için dertlerine derman olabilecek çözümleri bulabileceği bir kaynak. Çünkü o yaşanan hayat bu yönüyle bize bu örneklileri takdim etmektedir. Böyle olunca da Efendimiz (s.a.v)’in hayatına ait her şeyin içinde bulunduğu o ilim, bir yönüyle de bize kendi yaşayacağımız hayatı tanzim etme adına da önemli rehberlik edecek, örneklik edecek bir duruma, bir konuma çıkmış oluyor. Onun için biz tarihi bir malumat olmaktan ziyade Siyeri, bir Müslüman için bugününü ihya etmeye ve yarınını da inşa etmek için bir kaynak ve model olarak görmek durumundayız. Böyle değerlendirdiğimiz zaman da yaklaşımımız, oraya ait olan meseleleri değerlendirme adına gayretimiz, çok da farklı olacaktır. Onun için siyer bu şekli ile değerlendirilmeli ve böyle bir bakış açısı ile ele alınmalıdır.

S.K:  O zaman şöyle bir şey söyleyebilir miyiz hocam: Efendimiz  (s.a.v)’in hayatı diyoruz, Asr-ı Saadet’ten günümüze yansıyan tarafları, bizim örnek almamız gereken, bugüne gelen bir müktesebat var. Tersten baktığımız zaman da Efendimiz (s.a.v) dünyaya teşrifleri vuku bulmadan önce de çeşitli kitaplarda da müjdelenmiş. O zaman siyer ilmi Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ın doğumu ile başlayıp vefatı ile bitmiştir demek çok doğru olmayacak. Öyle mi?

Kesinlikle doğru bir tespit. Bizim de burada mesela bazı usul çalışmalarımız var. Bu soru vesilesi ile ona da bir kapı açıp girelim isterseniz. Siyer genelde İslam ilim tarihinde bağımsız bir ilim olarak pek ele alınmamış. Konuları, malzemesi büyük bir kısmı ile hadisin içinde. Geri kalanı İslam tarihi içerisinde değerlendirilmiş. Öyle olduğu için de bir “usul”den mahrum aslında. Yani Siyer’e ait bir usul şimdiye kadar pek ele alınmamış, ortaya konmamış. İşte biz bir daha üzerinde çalışmak durumundayız. Bu kadar ciddi bir müktesebattan istifade etmek için mecburen bir usule de ihtiyaç var. Usul meselesini konuştuğunuz zaman birçok meseleyi onunla birlikte konuşmak durumundasınız. Onların bir tanesi de sizin dikkat çektiğinizdir. Yani Siyer-i Nebi’yi kesinlikle Siyeru’l-Enbiya’dan ayırmadan değerlendirmek durumundayız. Çünkü Allah Rasulu (aleyhisselatü vesselam)’ın Hâteme’n-Nebiyyin oluşu, o peygamberlik silsilesinin son mührü oluşu, kendisinden önceki şeriatleri de bir yönüyle tasdik eden, bir yönüyle var olan tahrifatları da ortaya koyan bir özellik oluşu bu anlamda önemli. Son noktayı görebilmek için Hz. Âdem’den başlayıp Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’a kadar gelen sürecin de çok ciddi bir biçimde değerlendirilmesi gerekir. Zaten biz o peygamber kıssalarına bu nazarla baktığımız zaman çok güzel mesajlar görüyoruz. Süreç içerisinde Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ın karşılaştığı problemler, bazı sıkıntılar, bazı sevinçler, bazı hüzünlü anlar… artık o anki durum neyse bakıyoruz ki inen ayetlerde bir peygamber kıssası üzerinden Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’a mesajlar veriliyor. Dolayısıyla birbiriyle çok yakın bir ilişkisi var. Zaten Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ın meşhur bir hadiste  “Benimle geçmiş peygamberlerin misali şuna benzer işte adamın biri çok güzel ev yapmıştır -mealen söylüyorum- saraya benzer bir ev yapmıştır, her şey çok güzeldir. Duvarının bir tarafında boşluk vardır. İşte ben orayı tamamlamak için oraya taş koyan insanım.” diye bir yönüyle mütevazice beyan ediyor. Ama bir hakikati de ortaya koyuyor. Aslında Efendimiz (aleyhisselatü vesselam) kendinden önceki peygamberlerin bir devamı ve son mühürü o basacak. Dolayısıyla öncesiyle yakından bir irtibatı var. Böyle olduğu için aslında doğumu ile başlayan Siyerlerde bu manada bir eksiklik var. Kesinlikle biz işi biraz daha öncesinden başlatmak durumundayız.

Peygamberler tarihini belki peygamberimizin nazarından ele alarak değerlendirmek zorundayız. Oradan sözü Hz. İsa’ya kadar getirmek durumundayız. Özellikle Hz. İsa’dan efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’a kadar ki fetret dönemi ciddi bir biçimde ele almak durumundayız. Coğrafyanın, Hicaz’ın özellikle son peygamberi bekleme, dillerdeki müjde olarak insanlardan insanlara aktarımı… bunları iyi değerlendirmek zorundayız ki Efendimizle de yakinen irtibatı olan, mesela bir Rahip Bahira olayını, bir Rahip Nastura olayını, önceleri bazı isimlerin efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ı müjdelemeleri ile alakalı olayları daha iyi anlamış olalım. Bunların göz ardı edilmesi, aslında Siyerin de konusu içerisinde olan Peygamber Efendimize ait nübüvvet öncesindeki bazı mesajların anlaşılmasına da engel oluyor. Bu açıdan ele alınmalı ve değerlendirilmeli.

S.K: Sonraki dönem, yani günümüze kadar devam eden kısmı için de usul meselesi bağlamında değerlendirelim mümkünse. Hani dedik ya Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ın Asr-ı Saadet’ten günümüze söylediği şeyler var. Her şeyimiz, yani hayatımızı, ahiretimizi, doğrudan ilgilendiren, onlara doğrudan etki edecek bir şey. O zaman şöyle de bir tarafı var: Az önce usul kısmında söylediğiniz gibi Siyer ilmi Hadis ilminin bir alt dalıdır. Dolayısıyla Siyer bütün rivayetlerini Hadis ilmi çerçevesinde değerlendirmek zorundadır. Aksi halde bazı uydurma rivayetlerin sıkça karşınıza çıkması kaçınılmazdır demek mümkün. Bu anlamda değerlendirdiğimizde Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ın vefatından sonra gelen dönemde siyer ilminin durumu nedir?

Siyer ilmi büyük bir kısmıyla zaten muhaddislerin eliyle bize ulaşıyor. Ondan sonraki süreçte özelikle tabâkât kitapları ve bazı ensab kitapları, özel olarak sahabeyle alakalı yazılan kitaplar, mesela bir İbn Hacer’in el-İsabe’si gibi, İbnü’l-Esir’inÜsdü’l-Gâbe’si gibi, İbn Abdilberr’in El-İsti’ab gibi özel tabâkât kitapları bu konuda bazı bilgiler veriyor. O tabâkât kitaplarında ciddi bir siyer bilgisi de var ama özel olarak yazılan siyerler de var. İbn İshak’ın Sîre’si ile başlayıp sonraki sürece gelen ilk dönem kaynaklarından itibaren yazılan kitaplar… Bunların hepsi aslında şöyle bir toparladığınız zaman uğraşanların büyük bir kısmının hadisçi olduğunu inkâr edecek ya da üstünü örtecek bir durum yok. Ama sonradan tarihçilerinde ciddi bir şekilde bu alana eğildiklerini görüyoruz ve rivayetler tarihçilerle birlikte daha da zenginleşiyor. Hadisçilerin sadece metin olarak aktardıkları bazı olaylar öncesiyle sonrasıyla biraz daha tasvir niteliğinde bizim nazarımıza giriyor. Siyer dediğimiz şey tarihle de yakından bağlantılı olduğu için sadece hadis ilmine sıkıştırılması ve onun dışındaki rivayetleri dikkate almamak aslında meselenin tamamından istifade etmemek gibi bir duruma sokar bizi.

Peki dediğiniz problem yok mu, yani taihçiler hadisçiler kadar hassas değil. O konuda biraz daha rahat davranılmıştır. Rivayetlerin sıhhat tanımı konusunda problemlerimiz var, evet bunlar var ama bunlar belki yeni bir usulle tarihe ait rivayetleri değerlendirme adına, bazı kriterleri alarak, Hadis ilminin yüzyıllardır oluşturduğu müktesebattan da istifade ederek bir şekliyle Siyer’e has, İslam tarihine has, belli bir usul oluşturulabilir. Bu usul değerlendirilebilir. Bu çok kolay değil tabi; bunun sakıncaları da var, sıkıntıları da var ama bu yürüyüş devam ediyor. İnsanlığın filmi devam ediyor. Bakalım nereye kadar devam edecek. Bizden önceki ulemanın -Allah hepsinden ebeden razı olsun- yoğun gayretlerle ciddi çabalarla ortaya koydukları şeyi şimdi biraz zenginleştirmek durumundayız yani.

S.K: Hocam zaten sormayı düşündüğüm bir meseleye siz kapı açtınız: öncesi ile sonraki olaylar arasında ilave, bir kısım tasvirler dediniz. Aklımıza doğrudan peygamberler tarihi eserleri geliyor. Dilimize tercüme edilmiş veya telif eserlerde de görüyoruz: mesela on cilt peygamberler tarihi yazılmış. Şimdi soruyu şöyle de sorabiliriz: Eğer hadis ilminin cerh-tadil sitemine, usul sitemine kıyas edilse elimizde ne kalır bu eserlerden? Bunun sebebi nedir, yani on ciltlik peygamberler tarihine dair gerçekten sahih müktesebat var mı?

emin-yıldırım-hoca-roportajTamamı için sahih demek çok zor. Yani özellikle peygamberler tarihinde İsrailiyat bilgiler oldukça fazla. Onları biz özellikle tarih kitaplarımızda görüyoruz. Ancak Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ın da çok ciddi beyanları var. Biz mesela şöyle bir okumaya halen alışık değiliz; diyelim ki bir konu çalışıyoruz o konu hakkında Kur’an’da doğrudan yada dolaylı olan ayetlerin bir araya getirilmesi, yani hadis külliyatımızda mevsuk nitelikli dediğimiz, bütün hadis kitaplarımızda o mesele ile alakalı hadisleri bir araya getirilmesi. Bazen hadis kitaplarımızda geçmeyen ama bir şekliyle bizim çok temel kaynaklarımıza giren, diyelim ki Fıkıh kitabı olabilir, Akaid kitabı olabilir, Kelam kitabı olabilir… Biz mesela burada Siyer okumaları yaparken bu tarz okumalarda çok ilginç bazı bilgilere de ulaşıyoruz. Bakıyorsunuz o bilgiler hiç ummadığınız kaynaklardan da çıkabiliyor. Belki bir yerden ulaştığınız bir ipucu sizi başka yerlere sevk edebiliyor. O tarz bütüncül okuma yaptığınız zaman gerçekten Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ın geçmiş peygamberlere ait beyanlarının da çok az olmadığını görüyorsunuz. Belki on cildi dolduracak kadar olmaz ama gerçekten o peygamberlerle alakalı şeyler işte orta ölçekli bir iki cildi bulabilecek düzeydedir.

Şimdi bunların tespiti geri kalanını da değerlendirmenize de bir vesile oluyor. Yani onu sahih kaynaklarla tespit ettiğiniz zaman anlatılan bazı hadiselerde, diyelim ki tarihi anlamda bir bilgi veriliyor; işte Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ın açıkça Hz. Adem’in oğullarının Habil ile Kabil olduğunu beyan etmemiştir ama bu bilgi var kaynaklarımızda. Bu bilginin alınmasında, değerlendirilmesinde bir mahsur yok, ya da işte diyelim ki Hz. Yakub’un oğullarının birer birer aktarılmasında… Çünkü orada ne amele yönelik, ne hükme yönelik bir konu var. Sadece bilgi veriliyor. O bilgi de ister İsrailiyat kaynağı olsun, ister geçmiş kitaplara ait bazı kaynaklar olsun, ister bizim hadis kaynaklarımızda olsun. Bizimle amel açısından ya da dini bir hüküm açısından delil teşkil etmediği için onu aktarmakta bir mahsur da yok. Ama oradan alacağımız bir bilginin üzerine hüküm bina etsek elbette ki bu sıkıntılı, buna da hakkımız yok zaten. Bilgiyi zenginleştirecek olan bazı malumatı kullanmada bir beis olmasa gerek. Ama burada çok dikkatli olmak lazım. Bu da gelip aynı noktaya dayanıyor belki bir usul çerçevesinde olması lazım, belki usulün net bir biçimde ortaya konup ona göre de rivayetlerin değerlendirmesini yapmak lazım.

S.K. : Özellikle Hadis ilimlerine dair yapılan konuşmalarda dinleyicilerin aklına hemen bir soru gelir:  “Hocam şu hadise şöyle dediniz, bu hadise böyle dediniz. Bizim okuduğumuz zaman ‘Evet, bu söz Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’den gelmiştir’ diyebileceğimiz hadislerin toplandığı bir kitap yok mu?” Bu soruyu sormak da avam kesimin hakkıdır. Bizde size soralım böyle rivayetlerin tamamın sahih olduğu  “sahih tarih külliyatı”, “sahih siyer külliyatı” diyebileceğimiz bir eser bu zamana kadar olmuş mu olmamışsa sizlerden böyle bir şey bekleyelim mi?

Yani inşaallah bu kurum aslında daha güzellerini ortaya çıkması için var. Onun için Siyer Araştırmaları Merkezi’nin kurulma sebeplerinin en temel nedeni bu mevcut müktesebatı iyice değerlendirmek, onun içerisinden bu çağın anlayabileceği, istifade edebileceğini, fıkhını öğretebileceği, hikmetini kavrayabileceği bir siyer külliyatı oluşturabilmek. Bu yıllar alabilecek bir şeydir ama bu niyetle yola çıkmak bir noktaya doğru götürecektir inşallah bizleri.  Bizden sonra gelenler de inşallah daha farklı bir noktaya getirecektir.

S.K: Üzerinde konuştuğumuz arızalar modern insanların akıllarını kurcaladığı gibi bazılarının da özellikle üzerine gittiği şeyler. Yani “zayıf karnımıza” vurdukça vurmaya gayret ediyorlar. Dolayısıyla modern çağda Siyer’e bakışta bazı arızalar vücut buluyor. Bizim hem dünyamızı hem ahiretimizi imar edecek Aleyhisselatü vesselam Efendimizin hayatına dair böyle arızalı bakışlar. Kur’an’ın tefsirini Efendimizin (s.av)’in hayatında aramamıza karşılık insanların arızalı bakışını nasıl değerlendireceğiz?

Bu bir arıza işte, modernizmin arızası. Bilinçli ya da bilinçsiz, programlı ya da programsız, artık nasıl neticelendireceksek. Yaklaşık otuz kırk yıldır bu memlekette bu manada bir sıkıntı ile karşı karşıyayız. Bu sadece Siyer’e yaklaşım değil. Güya Kur’an’a yönelme adına mevcut İslâmi müktesebatın tamamı ile açıkça bir savaştır bu. Orada Kur’an’a çağrı meselesinde de, ciddi bir biçimde o çağrıları değerlendirdiğimizde çok önemli bir hakikatle karşı karşıya kalıyoruz aslında. Bizi Kur’an’a çağıranlar bizi Allah’ın kitabına çağırmıyorlar ki. Kendi yazıkları meallere çağırıyorlar. Allah’ın kelamına davet etmekten daha güzel ne olabilir? Ancak onun altında yatan başka şeyler var. Siz bu manada işte Efendimiz (s.a.v)’in beyanlarına şüphe düşürdüğünüzde bize Kur’an’ı ve Sünnet’i taşıyan köprü nesil sahabeye şüphe düşürmüş oluyorsunuz. Onlara şüphe düşürdüğünüzde şu anda dinin yaşanabilir halini bize intikal ettiren müçtehid imamlarımızın tamamının içtihadlarına şüphe düşürmüş oluyorsunuz. Böylelikle bunu yapan insanlar kendilerine alan açıyorlar. Aslında ulemayı susturup sahabeye şüphe düşürmek Kur’an’ı kendi kafalarına göre yorumlama ve açıklamaya bir imkân sunuyor. Çünkü siz onlara riayet ettiğiniz zaman kendinize ait olan alanın çok dar olduğunu görüyorsunuz.

Hangi meseleyi bizim ulemamız konuşmadı ki? Bugün yeni yeni ısıtılıp gündeme getirilen birçok meseleyi bile…  Mesela birkaç sene önceki gündemin konusu Türkçe ibadet meselesi, hicri 3. asırdan önce konuşulan meseleydi. Şu anda sıcak meselelerden baksanız, kader meselesi, ecel, cennet ve cehennemin ebediliği meselesi konuşulmadı mı? Hepsi var aslında. Konuşulmuş hükme bağlanmış ne varsa delil adına her şey ileri sürülmüş, tartışılmış nihai bir noktaya gelmiş. Ama bugün sanki yeni imiş gibi gündem ediliyor.  Tüm bunlar Allah’ın kitabına yönelmek ambalajıyla kendi şahsi yorumlarını ve düşüncelerini din diye insanlara dayatmalarından kaynaklanıyor. Dolayısıyla buradaki sıkıntı sadece Siyer ilminin sıkıntısı değil. Siyer’e karşı yaklaşımda menfi tavırları olanların hepsinin aslında fıkıhla da hadisle de problemi var. Bu manada onlara söylenebilecek ve ispat edilecek bir şey yok. Biz mecburen delillere dayanarak konuşmak durumundayız. Ulemanın bize intikal ettirdiği zengin ilmi mirası kabul edip gerekli çalışmaları yapmak zorundayız.

S.K: “Ulemamız neyi konuşmadı ki?” derken aklıma bir şey geldi. Bir hocaefendi “Modern zamanlarda yeni iddialar ile ortaya çıkanlara bir baksanız, özellikle ulemaya burun kıvıranlara, onlar bizim müktesebatımıza giremediler, baktıklarında ilmî müktesebatımızın devasalığı karşısında ürktüler.”  O zaman ortaya şöyle bir şey çıkıyor. Bu tartışmalar, “Hakikati Kitabullah’da arayalım” sözleri gayr-i samimi bir durum oluyor değil mi hocam?

Kesinlikle öyle. Yani orada bir samimiyet aramak nasıl olacak? Şimdi ben bazen bizim gençlerimize de soruyorum. İmam Buharî’den, Müslim’den (rh.a) bir hadis duyduklarında biliyorlarmış ve değerlendirmişler gibi burun kıvıran gençlere diyorum ki “Siz Allah Rasulüne yalan isnad edebilir misiniz? Böyle bir şeye cesaretiniz var mı?”, ürküyor. Senin imanın bile buna cesaret edemiyorsa, İmam Buhari bunu nasıl yapabilir? Bu kardeşlerimizin anlayamadığı şey şu aslında; bizdeki isnad sistemi dinde olmayan şeyleri dinin içine dâhil etmek için kurulmamıştır, o sistem dinde olmayan şeyleri din dışında tutmak için kurulmuştur. Bütün gayrette bunun için değil midir?  Bir rivayeti değerlendirme adına bile ortaya koydukları gayretleri görüyorsunuz kitaplarda.  Bu kadar basit bir şey değil. Biz basite indirgediğimiz için rahat ahkâm kesebiliyoruz. Yoksa işin içine girdiğimiz zaman, ödenen bedelleri gördüğümüz zaman insan onlar hakkında konuşmaya ürküyor. Allah’a karşı bir hesabı var yani. Yarın öbür gün böyle rahat konuştuklarımız hakkında hesaba çekileceğiz. O insanlar o günlerde o kadar zor şartlar altında ilmi koruyup gelecek nesillere nakletmek için müthiş fedakârlıklar ortaya koyup bir miras bıraktılar. Şimdi biz o mirası anlayıp algılayıp kavrayıp yaşayacağımız yerde, onlara karşı mirasyedi yaramaz çocuklar gibi davranıyoruz. Bunun ne bize, ne o ilmi müktesebata bir faydası var.

S.K: Kadrinden kıymetinden bihaber, gaflet dolu bir hayat..

Melikşah Sezen: Bu sorunun dolaylı olarak cevabını verdiniz ancak peygamberi Kur’an’ın ikamesi gibi gören anlayışın arka planını sormak istiyorum. Müslümanın zihninde olması gereken, peygambere dair itikadî prensiplerin zedelenmesi sonucunda itikadın bir gereği olan peygamber tasavvurunu ve iman zincirini tamamen yok etmiş olmuyorlar mı? Burada “Peygambere dair itikad imanın bir gereğidir, o yalnızca Kur’an-ı anlamak için değildir” vurgusunun yapılması gerekmiyor mu?

Kesinlikle, biz imanın şartlarını sayarken peygambere iman şartını saymıyor muyuz? Peygambere imandan ne anlıyoruz? Peygamber (aleyhisselâtü vesselam)’ı tasdik ettik, bugün yaşayan bir Müslüman olarak görmedik, aynı zamanı mekânı paylaşmadık, ondan bizzat bir şeyler işitmedik, on dört asır sonra geldik ve iman şartları olarak karşımızda peygambere imanı gördük ve ona iman ettik, tasdik ettik. Bunu söylemek bize bir mükellefiyet yüklemez mi? Sadece bunu söylemekle iş bitmiş oluyor mu yoksa sonra mı başlıyor? Aslında o şehadet cümlesi bir iddia, ispatı ondan sonra gelecek. Şimdi bir Müslümanın, bir mü’minin Peygamberi ile olan münasebetini bu manada gözden geçirmesi gerekir ve iman konusu olarak ela alması gerekir.

emin-yıldırım-hoca-roportaj2Sevgi meselesini de imanî bir vecibat olarak değerlendirmeli. O konuda da arızalar var. Biz peygamber sevgisi dediğimizde işi biraz basite indirgeyerek, ilahilere, kasidelere konu ederek, bazen aşka şevke gelerek, yaldızlı cümleler söyleyerek işin içinden çıktığımızı zannediyoruz. Peygamberimizle kurduğumuz sevgi bağını da sadece bir vefa boyutuyla dikkat çekiyoruz. “O bizim peygamberimizdi, bize dinimizi getirdi, çok şey öğretti. Dolayısıyla biz onu sevmek zorundayız” gibi sözlerle geçiştiriyoruz.  Ama aslında Kur’an’a baktığımızda, Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ın sahih olarak bize intikal eden sözlerine baktığımızda peygamberimizle münasebetimizin boyutlarının çok farklı olduğunu görebiliriz.

Mesela düşünebilir misiniz bir insan kalkıp başka birine beni seviyor musun diye sorup, ondan da cevap alma adına ısrarla davranması nasıl değerlendirilir? Mesela ben desem ki Melikşah kardeşim beni seviyor musun? Demez misin ya hocam bir şey mi oldu, hava soğukta bir şey mi geldi başına? Ama Peygamber (aleyhisselatü vesselam) bunu söylüyor, söylemek zorunda; çünkü o sevgi imanın bir gereği, “Beni seviyor musun?” diye soruyor, evet seviyorum diyene “Annenden, babandan, malından, evladından daha mı çok?” diyor, evet diyor, “Nefsinden de mi daha çok?” diyor, hayır deyince olmadı diyor. “Eğer ben sana nefsinden daha sevgili olmazsam kâmil manada iman etmiş olamazsın.”

Bir şey söylüyor bu sözler bize, yani bunlar bu günün insanına ada sevgi adına da, iman esasları adına da, peygamberi ile münasebeti açısından da bize bir şeyler söylüyor. Şimdi bunlar göz ardı edilince sıradanlaştırma adına bir gayrete giriyor çağın insanı. Mesela şöyle masumane görünen bir şey var: “O da beşer, biz de beşer”. Şimdi bunu inkâr eden bir insan var mı, bir Müslüman peygamberini insanüstü bir varlık olarak değerlendiriyor mu? Elbette insan olarak görüyor. Ancak bu günkü modern insanın beşer vurgusunu fazlaca dile getirilmesi peygamberi sıradanlaştırma çabasının bir neticesi. Bakın Mekke müşriklerinin Muhammed b. Abdullah ile bir problemleri yoktu. Onlar da “Muhammed”i  İbn Abdullah, ya da onların ifadesi ile İbn Abdulmuttalip olarak kabul ediyorlardı. Onların problemleri “Muhammedurrasulullah” ile idi. Rasulullah olarak onunla problem yaşıyordu.

Ona vahiy gelmesi itirazları var. Eğer seçecekti ise Allah niye onu seçti? Bu kadar soylu zengin insan varken neden o oldu diye itirazları var. Aslında bir haset vardı alttan alta. Bu çağın insanına bakın, bazılarının, özellikle peygamber ile problemi olan insanların, açıkça söylemese de aynen o günün insanı gibi peygambere karşı içinde beslediği bir haset var. Neden o konuşuyor, neden her şeyi o söylüyor, neden bu kadar beyanları var? Yani içten içe beslenen bir haset var. Açıkça söylenmese bile aslında resmin tamamına baktığınızda gördüğünüz bir şey. Ne yapalım Cenabı Hakk onu seçmiş. Kalkıpta Cenabı Hakk’a hesap mı soracağız?  Dolayısıyla bu meseleyi iman meselesi olarak algıladığımız zaman aslında taşlar biraz daha yerine oturuyor ve biz nereye kadar konuşacağımızı daha iyi anlamış oluyoruz. Ondan sonra da sükût edip haddimizi biliyoruz ve bizden istenen ne ise yerine getirmeye çalışıyoruz

M.S.: Dedinizya peygamberimizi sıradanlaştıma düşüncesi. Normal beşer gibi algılatıp onun değerini aşağı çekme gayreti var. Aslında bunu sıradan bir Müslüman niyeti olsa bile yapamıyor.  Bu günün Müslümanı bunu akademik çalışma adı altında pazarlıyor. İlmi bir hassasiyetin gereği, ilmi bir gerçeği ortaya çıkarıyormuş gibi sunmak daha mümkün oluyor sanki. Şimdi bu akademik çalışma adı altında peygamberimizin mucizeleri gibi Müslümanın zihninde karşılık bulan bazı kıymet ifadelerini basitleştiren, törpüleyen bu yaklaşımlara karşı tavsımız nasıl olmalı?

İşte burada biz bizatihi Kitabullah’da Efendimiz (aleyhisselatü vesselam) ile münasebetimizi nasıl kuracağız diye bir soruyla yaklaştığımız zaman aslında Kur’an-ı Kerim’in üç temel meseleyi peygamber ile aramızdaki iletişimi kurma adına nazarımıza verdiğini görürüz.

Birincisi Hz. Peygamberin değer ve kıymetini aslında rabbimiz Kur’an’da bize beyan ediyor.

İkincisi görev ve sorumluluklarını bize beyan ediyor.

Üçüncüsü yetki ve sınırlarını bize beyan ediyor.

Biz Kur’an’da Hz. Peygamber diye bahis açsak, ve ilgili ayetleri alt alt koysak bu üç konuyu görürüz. Burada en başta da söylediğim gibi parçacı yaklaşarak, işimize gelen şeyleri alıp, kendimize referans olarak kullanıp diğerlerini terk ettiğimizde sıkıntılar yaşıyoruz. Aslında değer ve kıymet çerçevesinde baktığımızda aslında evet, Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ın beşer olduğunu, beşerin sıradan bir beşer değil, vahiy alan, alemelere rahmet olarak gönderilen, mübeşşir olan, nezir olan, daî olan, siracen münir olan ve Kur’an da ifadesini bulan, Allah’ın ömrüne yemin içerek takdir ettiği bir peygamber olan özellikleriyle karşımızda durduğunu görürüz. Kur’an bu manada bize o bilgileri verdiği için onu zemine yerleştirdiğimiz zaman da Efendimiz (aleyhisselatü vesselam) ile kuracağımız münasebetin ya da onu algılama noktasında zihin referansımızın daha farklı işleyeceğini göreceğiz. O zaman sıradan bir beşerden bahsetmediğimizin farkına varacağız. Geçmiş peygamberlerin Kur’an’da analatılan kıssaları rehberliğinde, Efendimizin hayatında var olan bazı mucizevi şeylerinde aslında olabilirliğini ve bunların da rahat bir biçimde algılanabileceğini ve hepsinin bize bir mesaj verdiğini anlamış olacağız. Ama siz baştan sıradanlaştırdığınız zaman, onu sıradan bir beşer seviyesine indirdiğimiz zaman, bütün bunları yerle bir etmiş oluyorsunuz ve artık algılamak mümkün olmuyor.  Burada zeminde net bir şekilde Kur’an’ın bu konudaki beyanlarını anlamamız lazım. Madem arkadaşlarımız Kur’an üzerinden konuşuyor, biz de Kur’an’dan konuşalım ve Kur’an’dan tespit edelim bu gerçekleri. Bu defa, bundan sonra itiraz edilecek bir tarafı olmadığı anlaşıldığı zaman eğer adamın gerçek manada niyetinde bir kötü düşünce yoksa bun kabul etmek zorundadır. Bu temel ilkeler bize diğer rivayetlerin anlaşılması noktasında da ciddi bir katkı sağlayacaktır.

S.K: Yukarıdan beri konuştuklarımızdan şunu anladık: Ahir zaman ümmeti olarak Asr-ı Saadet’ten epey kopuk vaziyetteyiz. Birilerinin art niyetle isteyerek yapması ya da bizim yanlış yöntemler üzerinden o günleri okumaya çalışmamız ya da bütüncül bakamamamız sebebiyle durum bu. Peki hocam, şimdi ne yapalım biz, ahir zaman ümmeti olarak ne yapalım da bağımızı tekrar kuralım, ne okuyalım ne dinleyelim?

Biz aslında asr-ı Saadet’i dinleyeceğiz. Yapacağımız iş belli aslında, mesela ümmetin bu on dört asırlık tarihine bir baktığımız zaman, belki bizim kadar çok ciddi fikri savrulmalar, sıkıntılar olmamış olabilir. Yani ben tamamını değerlendirerek konuşmuyorum ama halimiz ortaya koymak adına bir kıyas için söylüyorum. Şunu söyleyebiliriz: Ümmet savrulduğunda, Moğolların saldırısı altında paramparça oldukları, her tarafı, şehirleri, kütüphaneleri yerle bir edildiği zaman, diğer taraftan Haçlıların saldırılarına uğradıkları zaman, diyelim ki iki sembol isim, bir tarafta İzz bin Abdusselam Moğollara karşı, Selahaddin Eyyubi haçlılara karşı, ayrı ayrı zamanlarda… Bu insanlar ümmeti bilinçlendirme ve şuurlandırma noktasında ciddi bir peygamber sevgisine ve peygamber iklimine insanları davet ettiklerini görüyoruz. Gerçekten Müslümanların Hz. Peygamber (aleyhisselatü vesselam)’la kurdukları münasebet ne kadar güçlü olmuşsa o toplum peygamberin oluşturduğu Asr-ı Saadet toplumuna o kadar yakın olmuş. Bu gün diyelim ki asr-ı felakette yaşıyorsak, öyle nitelendireceksek, bu felaket asrını saadete çevirmenin yolu da bu.

Biz ne kadar Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin dünyasına ait meseleleri anlamaya çalışırsak, onun ahlâkını örnekliğini, rehberliğini kavramaya çalışırsak, onun mübarek ellerinde yetişen Sahabe-i Güzin Efendilerimizi bu çerçeveden anlamaya çalışırsak, onun hayata bıraktıklarını anlayıp, bu günün insanları olarak anlayabileceğimiz bir şekilde de hayatlarımıza intikal ettirmeye çalışırsak, en azından onların dini heyecanlarından, imanlarından kaynaklanan o coşkudan biraz olsun nasiplenmiş oluruz.  Bu manada da bizler de gayret içersine girmiş oluruz. Gerçekten bu konuda sahabeyi tanımak insana güç veriyor. Yani insana farklı bir enerji kaynağı veriyor. Ben bazen burada talebe kardeşlere gösteriyorum.  Buradan görünüyor Eyüp Sultan Camii’nin minareleri.  Diyorum bakın oraya, 93 yaşında gelmiş o büyük insan İstanbul’a. Bu gün biz kırk elli yaşına gelince öf ediyoruz, yorulduğumuzu falan söylüyoruz. Bu insanı 93 yaşında buraya getiren ne olsa gerek? Ne duydu, en gördü ki evini barkını terk etti, peygamber şehri Medine’yi terk etti, Medine de ölmek varken Medine dışında ölmeyi göze aldı? O zamanki şartlar çerçevesinde taa Şam’dan kalktı buraya geldi.

S.K: Onu anlayabilsek mesele tamam aslında değil mi?

Evet, işte onu anlayabilsek iş biter zaten. İşte mesele orada düğümleniyor. Yani Saadet Asrı’ndaki insanların halini, ahvalini anlamak aslında saadete bizi ulaştıracak yol ve yöntemi anlamaktır. Bunu yaptığımız zaman da bence birçok problem de Allah’ın izni ile çözüme kavuşacak.

S.K: Onu en kısa yoldan nasıl yapalım hocam, eserlerden okumak, dinlemek.?

Yolu bu zaten, onların o güzel hayatlarını, Efendimiz (aleyhisselatü vesselam)’ın hayatlarını sahih bir şekilde anlatan kaynaklara müracaat etmek, o kaynaklar üzerinde biraz çalışmak. Sadece tarihi bir bilgi okur gibi değil de, mesela eskiden bizim Doğu’da da işe Hz Ali’nin Cenkname’si okunur, insanlar coşar kendinden geçer ama sabaha bir şey kalmaz. Öyle değil! Yani biraz daha kendimizi işin içine dâhil ederek.

Evet satırlardan okumak ama sadırlara okumak… Satırlardan sadırlara intikal ettirerek okumak. İşte Uhud’u okurken bu gün de yaşadığımız Uhud’ları göz ardı etmemek. İkide bir sormak… “Ey Müslüman senin okçular tepen neresi bu gün?  6 asırda okçular tepesi ayneyn geçidi idi.  Sen bugün yaşadığın hayatın içersinde sıkıntı yaşıyorsun, senin okçular tepen nere, nereyi korumak zorundasın, nereyi terk edersen ihanet etmiş olursun, nereyi terkedersen peygamberi üzmüş olursun ?” sorularını canlı bir biçimde sormak. Yani o rivayetlerin, o aktarılan tarihi malumatın içerisine dâhil olmak. Orada biraz kendimizin dünyasında orayı bulmak. Bu manada biraz git geller ile okuma belki bize bu konuda başka bir seviye kazandırtacaktır.

İmam Şâbi (rh.a) ile Abdullah b. Ömer’in (r.a) çok güzel bir anektodları var. Oturuyor ashab ile birlikte İbn Ömer (r.a). Kalkın diyor “Şâbi’ye (rh.a) gidelim ondan Siyeri dinleyelim.” Bunu bir yere yazmıştım da, birisi not düşmüş.  “Şâbi tabiinden Abdullah b. Ömer sahabeden. Sahabe tabiine neden gidip siyer dinlesin” diye. Yanlışlık yok, sahabe de soruyor Abdullah b. Ömer’e. “Sen yaşadın, neden İmam Şâbi’den dinliyorsun.” Vallahi diyor “Öyle anlatıyor ki, sanki bizimle beraber yaşıyor gibi.”

İşte odur aslında istenen, öyle anlamak, öyle anlatmak öyle yaşamak ki sanki o devri algılamış, o devri yaşamış, şahit olmuş gibi.  Kendimizi o dünyaya böyle dâhil edebilirsek, o dünyayı bu güne taşımış oluruz. Allah hepimize nasip etsin inşallah…

S.K: Cevabını bulduğumuzda kurtuluşa ereceğimiz ve acilen cevaplamamız gereken epey sorumuz var o zaman hocam.

Kesinlikle.

S.K: Allah yardımcımız olsun inşallah. Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz hocam.  Allah razı olsun…

Salih Kartal – Melikşah Sezen
Şubat 2015 – İstanbul

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>