Ebubekir Sifil ile Zahid el-Kevseri Hakkında Hususi Bir Röportaj

Ebubekir Sifil ile Zahid el-Kevseri Hakkında Hususi Bir Röportaj

 

Ebubekir Sifil – Salih Kartal
10 Eylül Salı – Daru’l Hikme Vakfı
Fatih – İstanbul
Ses Kaydı en aşağıdadır.


Selamun Aleykum diyerek başlayalım hocam.

Ve aleykum selam.

Öncelikle dinleyecek arkadaşlar için bilgi verelim hocam. Elimizde “o zamanlar” diye bahsedeceğimiz, ya da “bu kitapta” diye bahsedeceğimiz yerlerde 1995 yılında düzce de yapılmış bir sempozyumdan ve bu sempozyumun kitap haline getirilmiş deşifrelerinden bahsediyor olacağız.  Merhum Mahmud Esad Coşan Hocaefendi önderliğinde yapılmış bir sempozyum. Aslında onunla ilgili de varsa bir hatıranız alabiliriz ?

Onu belki başka bir zaman yapalım.

O zaman öncelikle şöyle bir suâl ile başlayalım hocam. 1995’de, yani bundan yaklaşık 18-20 sene kadar önceki bir zamandan bahsediyoruz. O zamandan beri Merhum Zahid El-Kevseri ile ilgilisiniz. O’ndan faydalanmaya, istifade etmeye ve bunu aktarmaya çalışıyorsunuz. On sekiz senede biraz daha fazla tanıdınız, biraz daha fazla sevdiniz, biraz daha fazla istifade ettiniz. Bunlara bakarak Zahid El-Kevseri dediğimizde Ebubekir Sifil Hoca için ne ifade ediyor?

Cevabını tabî hemen herkesin tahmin edebileceği bir soru. Benim hayatımın nirengi noktasıdır Zahid el-Kevseri. Ben kendisini ilk defa tanıdığımda 1982-83. Bu yıllar. Üniversitede çok  ateşli bir tartışma ortamındayız. Talebe evlerimiz var 3-4 tane. Gittikçe de büyüyen bir halkamız var. Çok bereketli çok feyizli, çok semereli. Orada bizim kaldığımız evde bir delil-mezhep, hadise ittiba vesaire konulu bir münazara yaşandı bir akşam. O büyüdü giderek, münazarayı geçti tartışmaya dönüştü, onu geçti fitneye dönüştü, evlerimiz de paramparça oldu. O çerçevede delil-mezhep meselesine biraz daha yakından eğilmeye ihtiyaç hissettik. Yani o zaman 20’li yaşlardayız. O çerçevede Ankara’da bir kitapçıda Hanefi Fıkhının Esasları diye bir risale gördüm. Dikkatimi çekti, aldım. Otobüse bindim talebe evine giderken okumaya başladım. Okudukça böyle tam anlamı ile çarpılmaya başladım.Bu adam ya çok büyük bir fitneci, yada meseleyi ruhundan kavramış birisi; kim bu adam?

Öyle iddialı cümleler kuruyor, öyle meseleyi özünden yakalayan tespitlerde bulunuyor ki şaşırıyorsunuz yani. O risaleyi bitirdim eve gidene kadar ama beynimde bir sürü şey uçuşuyor. Eve gittim, koydum risaleyi, bir sakinleş burada önemli bir şey var. O gece bir daha okudum aynı risaleyi baştan sona, bir daha. Biraz daha bir şeyler oturmaya başladı ama adamı merak ediyorum, kim bu adam? Ertesi gün risaleyi sakin kafa ile bir daha okudum üçüncü kez. Benim bu adamı tanımam lâzım. Bunun üzerine risaleyi aldığım kitapçıya gittim. “Bu yazarı tanır mısınız?” dedim, tanımadılar. Iraklı bir kitapçı var Hacı Bayram’da. O zaman böyle derme çatma kitapçılar vardı Hacı Bayram’da bir sürü küçük küçük. Orada kitapçılık yapıp, Arapça kitap getirip satan -halen hayattadır, Allah Selamet versin- Irak türkmenlerinden bir arkadaş. Ona gittim. Bilse bilse o bilir dedim. Gösterdim “Aa  bu Kevseri” dedi. Ya tamam da, kim? Bunun Makâlât’ı var dedi. Makâlât ! Evet o kitapta isim zikrediliyor dedim ama benim bunu görmem lâzım, tanımam lâzım, okumam lâzım. O zaman Makâlât’ı bulmak mümkün değil Türkiye’de.Ondan sonra çok aradım çünkü ben Türkiye’de.Yok yani nüshası yok, baskısı yok. Benim elimde var dedi bu arkadaş. Ağzından girdim burnundan çıktım  Makâlât’ı aldım elinden, götürdüm fotokopi çektirdim, o fotokopiyi ciltlettim, aldım onun Makâlât nüshasını geri verdim. Ben Makâlât’ın içine gömüldüm. Çok ağır bir dili var ama yani onu filan görmüyorsunuz.

O zaman bir tek 1968 baskısı vardı sanırım.

Evet Râtip Hâtimi neşri ve ben hâlâ onu kullanırım, onun etrafında notlarım vardır, tâliklerim vardır filan. Sonra evet dedik budur.Yani Türkiye’de eğer sahih İslami çizgi, itikadi çizgi adına bir şey söyleyeceksek bizim bu kaynaktan beslenmemiz lazım. Bu kaynağı önemli kılan birden fazla husus vardır.

Bir - Bir kere hadis ilmini çok alışık olmadığımız bir şekilde, Türkiye’de hadis ilmini ihata eden, dirayet yanını rivayet yanıyla birlikte çok  dengeli götüren bir Osmanlı alimi var.

İki – Aktüel meselelerden haberdar, o meselelerin içine girmiş, yani ateşin ortasına atlamış bir adam var. Ve burada bileğinin hakkıyla, ilminin gücü ile dik durmuş ve bu mukaddes davayı büyük bir dirayetle müdafaa etmiş bir adam.

Ebubekir Sifil RöportajSonra hayatını okudukça, eserlerini tanıdıkça, Zahid Efendi’nin asrın imamı olduğu konusunda benim içimde hiçbir tereddütüm kalmadı. Hani şu asrın mceddidi vs filan o tür spekülasyonlara girmek istemem ama benim için bir kutup yıldızıdır. İnsanların onu ön yargısız okumaları hâlinde bunu teslim  edeceklerini de biliyorum. Esasen bunu Zahid Efendi’nin hasımlarının da itiraf ettiğini biliyorum yani. O’nun bir özelliği var , çok ünlü bir alim. Şimdi Osmanlı’nın son dönemlerinde çok ünlü alimler var. Evet Mustafa Sabri Efendi merhum, hem bir fıkıh alimidir, fakihtir, hem kelamcıdır, mütekellimdir. Elmalılı Hamdi Efendi merhum, hem bir fakihtir, hem bir felsefecidir, hem bir müfessirdir. Ama Zahid Efendi hem muhaddistir, hem mütekellimdir, hem fakihtir, hem tarihçidir, hem bir tasavvuf ehlidir. Bu kadar özelliği bünyesinde dengeli bir şekilde hazmetmiş ve bunları dışarıya ürün olarak yansıtmış bir başka isim daha bilmiyorum ben.

Dolayısı ile öyle başlayan o süreç, Zahid Efendi’nin Türkiye’ye Türk insanına mutlaka tanıtılması gerektiği konusunda bizde bir şey oluşturdu. O gün bu gündür izinden gitmeye çalışıyoruz.

Nasıl bir insan? Ben onun özel hayatına girmiş çıkmış insanlar ile de mümkün olduğunca teşriki mesai kurarak onlardan da bilgiler edinmeye çalıştım. Yani her yönüyle her yanıyla örnek bir insan.

300 kadar -herhalde- icazetli talebesi var.

Çok fazla talebesi var ama çok fazlası kaybolmuş yani.  İnsanı üzen bir tarafı var, işte hocamız Emin Saraç Hocaefendi – Allah uzun ömürler versin – O’nun Türkiye’deki icazetli, icazetini hakkını vererek almış bildiğimiz hayattaki tek talebesi.  Hüseyin Atay’ında bir icazeti olduğunu biliyoruz ama o mükâtebeten. Irak’ta talebe iken mektup yazmış, istemiş, O’da göndermiş. O’nu saymıyoruz biz.

Zahid Efendi’nin talebelerine baktığımız zaman genelde hadisçi tarafını devam ettiren muhakkikleri var. Zahid Efendi’nin fakih yanı ve bilhassa kelamcı yanı kaybolmuş. Bu kelam ilminin talihsizliğidir, Mustafa Sabri Efendi için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Yani onların izini takip ettiren, fıkıhçı bulursunuz İslam dünyasında ve Türkiye’de, hadisçi bulursunuz ama kelamcı bulamazsınız.  Ben dolayısı ile işin bu yanını daha fazla önemsiyorum, zaman içinde önemser hale geldim daha doğrusu.

 

Makâlâtta da Kelam konusunda  17 makale var demişsiniz o zamanlar.
Tam Zahid Efendi’nin kymetinin bilinmediğine dair konuşmuşken şu soruyu da soralım. O zamanlar Zahid Efendi’nin elliden fazla telif eseri olduğunda bahsediyorsunuz. Özellikle Türkiye’de yazdığı kitaplara ulaşamadık diyorsunuz. 18 yıl geçti durum hâlâ aynımı ?

Aynı. Bu benim rûyamdır. Bu işe bütün vaktini harcayacak bir ekip kurmak lazım. Çünkü bilmiyoruz nerede, burada görev yaptığı birden fazla yer var. Mısır’a hicreti çok ani olmuş.

Evine bile uğrayamadan gitmek zorunda kalmış.

Evet. Dolayısıyla acaba evinde mi kaldı, bir camiye mi devredildi, bir vakfa mı verildi, başına bir şey mi geldi. İğne ile kuyu kazar gibi bir ekibin yirmi dört saatini bu işe vakfetmesi lazım. Gideyim şu kütüphaneye bir bakayım, arşivini bir tarayayım ile falan olacak bir iş değil bu. O günlere geri gidecek, Zahid Efendi’nin yaşadığı mekanları, ilişkide bulunduğu insanların vs bir dökümünü çıkaracak ve adım adım, santim santim, milim milim o izi sürecek. Ancak böyle olur, benim bazen uykularımı kaçıran bir şeydir. Özellikle “el-Medhalu’l-Âmm li Ulûmi’l-Kur’ân” onun çok önemsediği, çok önemli olduğunu söylediği bir eser.

Türkiye’de  yazdıkları dışındaki diğer eserlerin matbû hale gelmesi konusunda neredeyiz ?

Burada da çok şey yaptığımızı söyleyemeyiz. Bir kere matbû eserleri için de çok iyimser değilim ben. Çünkü Zahid Efendi’nin bıraktığı eserlerin tahkikli bir Arapça baskısı yok. Abdufttah Ebu Gudde’nin neşrettiği bir iki eser dışında tahkikli eser yok. Dolayısı ile mevcudun tekrar basımı ve tüketilmesi gibi bir durum var. Bu meseleye kısmet olursa fakültede doktora talebelerini yönlendirmek de istiyorum ben. Eserlerin tahkikli neşirleri çok önemli. Makâlât’ta, kısmen tercümesinde bunu yapmaya çalıştım ben. Kısmet olur da neşredilirse ki inşaallah bu eylül ayı içinde ben çıkmış olacağını umuyorum.(1. cildi çıktı) Bu çevirinin Arapçaya tercüme edilmesi lazım.  Çünkü çok uğraştım gerçekten çok emek verdim.

O zaman diyorsunuz ki aslında biz kitabın tercümesini tamamladık. 1995 yılında tamamlamışsınız. Abdulfettah Ebu Gudde’nin Suriyeli bir dostunda, bu baskılarda olmayan birkaç makalenin daha olduğu gerekçesi ile beklemeye almışsınız. Önce onu soralım; o makaleler geldi mi ?

Bir şey çıkmadı, Ebu Gudde merhum Ramazan el Buti’nin tavassutu ile uzun yıllar sonra Suriye’ye girebildi. Fakat evine gittiğinde bütün kütüphanesinin müsadere edildiğini, yağmalandığını gördü. Dolayısı ile kayboldu ama elhamdülillah Ürdün’de bir arkadaşımız Zahid el-Kevseri’nin Makâlât’ına girmemiş makalelerini buldu sekiz tane. Onları bize gönderdi. Makâlât’ın tercümesine onları da koyuyoruz.  Dolayısı ile yaptığımız tercüme eşsiz olacak, Arapçaya çevrildiğinde daha eşsiz olacak.

Peki 95’den bu zamana bunu mu bekledik sadece ?

Hayır bunu beklemedik. Varisleri ile ilgili telif problemi çıktı. Her işin bir vakti varmış. Rahmetli annem öyle derdi. “Her vaktin bir hükmü vardır evladım”. İyi ki de olmuş.Çünkü yirmi sene önce yaptığım bir tercümeyi şimdi geri dönüp baktığımda iyi ki neşretmemişim diyorum. Yani o haliyle neşredilseymiş, ben onu görseymişim yazık olurmuş.

Şükrü kardeşimizle yaptığınız röportajda bir tâlikattan bahsediyorsunuz. El Kevseri’nin yaptığı tâlikleri toplayarak bir kitap basmayı düşündüğünüzü söylüyorsunuz.  Böyle bir eser daha önce neşredilmiş mi ?

Bu zamana kadar yok, Mukaddimât var, çeşitli eserler yazdığı mukaddimeler var. Esasen arap aleminde bu tarz çalışmalar yapılıyor. el-Â’malül Kâmile başlığıyla. Nerede ne yazmışsa hepsini bir araya toplamak. Tâlik olur, önsöz olur, tenkid olur, bir yere düştüğü bir not olur farketmez. Ondan geriye kalmış ne var ise hepsini bir havuzda toplamak.  Bunu yapacağız inşaallah. Tâlikatı çok önemli çünkü. Ebu Zehra diyor ki merhum, “Ben Zahid Efendi’yi tanımadan önce, onu bir takım eserlere yazdığı tâlikler ile tanıdım. O tâlikler eserlerden daha önemli oluyordu zaman zaman.” O tâlikler çok önemli. En az eserler kadar önemli diyelim biz.  Onları ayrı ayrı tasnif edip, konularına göre, yerlerini de vermek suretiyle, bu tâlik falan eserin filan sayfasında basılmış, bunu tamamlayan başka bir tâlik falan eserin filan sayfasında basılmış gibi, oradan da bütün bütün birşeyer çıkacak.

Çok yoğun bir çalışma, inaşaallah hayırlısı ile nasip olur.

Bir diğer mevzumuz, siz tabi en azından oradaki dinleyicilerinize yahut buradan okuyacaklara, Makâlâtın nası bir kitap olduğunu biraz daha iyi anlasınlar diye çeşitli makalelerden alıntılar yapmışsınız.Aslında biz baktığımızda şunu görüyoruz , gerçekten oradaki bilgiler kavrandığı zaman, belki aradan elli sene, atmış sene, yetmiş sene geçmiş ama, meseleler aşağı yukarı aynı. Yani o meseleler kavrandığı zaman, günümüzün batıl fikirli insanlarının suyuna kapılmadan dimdik ayakta durabilecek bir nesil oluşacak. İnşaallah bu ay yahut bir daha ki ay ulaşıyoruz kitabımıza ?

İnşaallah. Artık son, yani bu tahkikan inşaallah.

Aslında Zahid El Kevseri’nin, “mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür” sözü konusunda da biraz konuşalım isterim.Yine Zahid Efendi’nin bir sözü var; “Ne kadar batıl insan gördü isem evvela kendisi ile çelişiyorlar” diye. Yani günümüzde baktığımızda gerçekten bu bid’at ehlinin ucundan kıyısından mezheple problemi olan insanlar olduğunu anlıyoruz. Bu konuda da bir-iki şey söyleyebilirmiyiz?

Öyle başlıyor. Mesele böyle başlıyor, aslında mezhepsizlik bir sonuç değil, bir sebep. Yani şöyle,  meselenin iki tane yönü var.
Birincisi şu : Mezhep usûl demek aslında. Usûl-i Fıkıh demek. Usûl-i Fıkıh ne demek? Anlama metodolojisi demek. Kuran’ı ve Sünneti nasıl anlayacağız? Bir insanın kafasında bu sistem sarsıldığı zaman. Daha doğrusu bu sistemden uzak, mahrum düşünme talihsizliğine düçar olduğu zaman bir insan, ister istemez bocalayacak, ister istemez çelişecek. Sistemsiz düşünüyor çünkü. Kuran’a ve Sünnete sistemsiz yaklaşıyor. Kuran’a ve sünnete sistemsiz yaklaşma hastalığına düçar olunca bir insan, onun varacağı hiçbir neticenin doğruluğundan emin olmak mümkün olmaz. İşte buradan başlıyor, sistemsizlikten. Sistemsizlik demek mezhepsizlik demek. İşte bu sistemsizlik insanı dinsizliğe götürür. Çünkü bu sistemi devre dışı tuttuğunuz zaman, sırtınızı döndüğünüz zaman, Kuran’a ve sünnete keyfe mâ yeşa anlam vereceksiniz.  Bu nereye götürecek sizi, nefsaniyete götürecek, çağın arzularına, beklentilerine götürecek. Yanınızdaki şakşakçıların nefsaniyetini beslemeye götürecek. Kendi egonuzu tatmine götürecek. Sistem yok çünkü.

Peki şöyle diyebilir miyiz hocam; Eski sistemleri kabul etmeyip, kendi kendine sistem kurmak veya çalışmak.Çünkü sizin İdrak ve Tasdik eserinizde, Kırbaşoğlu’na reddiyede,  kendi sistemini kurma gayretinde gibi bir durum söz konusu.

Bunu kabul ederiz. Yani bir ilmi faaliyet olarak ciddiyet şartı ile bunu kabul ederiz teorik olarak. Evet bugün bile herhangi bir insan sistem kurabilir teorik olarak. Yani aklen. Hani bizim usûl ulemasında bir şeyin bir aklen vechi vardır, birde adeten vechi vardır. Aklen böyle bir şey mümkündür ama adeten böyle bir şey mümkün değildir. Neden mümkün değildir? Çünkü bugüne kadar yapılan tartışmalara bakın, bunun evveliyatı iki yüz sene öncesine gidiyorsa mesela, iki yüz seneden bu tarafa getirin,  ortaya orjinal bir usûl-i fıkıh sistemi koyan  bir tek insan, bir tek ekip çıkabilmiş değil.  Şatıbi’yi istismar ettiler, oraya vurdular buraya vurdular ortaya bir şey çıkmıyor. Yani biz sürekli olarak ulemaya atıf yaparken, böyle körü körüne bir teslimiyet, bir zihin tembelliği filan değil. Burada bir şey var yani. Siz ya buna bir alternatif koyacaksınız göreceğiz bunu ya da bu davadan, bu sevdadan vaz geçeceksiniz.

Aslında onların yolundan gidenlerin ve benimseyenlerin inandığı şey, “onlar bu işi en iyi yapanlar, daha iyisini bulamayacağız” düşüncesi mi oluyor ?

Karşı tarafın gözden kaçırdığı bir şey var. “Ulema bu işi yapmış arkadaş” diyen insanlar, en azında ben kendi adıma söyleyeyim bunu, bir zihin tembelliği, bir inkıbaz hâli ile bunu söylüyor değil. Kendisi bir şey üretemiyor kabız olmuş, ulemaya atıf yapıyor. Hayır kardeşim öyle değil. Onları tanıdıkça siz görüyorsunuz bunu. Ulemanın mirasının içine girdikçe, o metinlerin içine girdikçe ne kadar devasa, ne kadar ihtişamlı bir yapının içine girdiğimizi görüyoruz.

“Aslında bana gerek yok”u anlıyoruz yani.

Heh. Benim bütün maharetim, bütün yeteneğim, bunu anlayıp, bu güne aktarmak olur ancak. Bir ara bir akaid dersi başlatmıştık Ankara’da, yarım kaldı. İlk derste arkadaşlara demiştim ki, biz şimdi bir yola çıkıyoruz. Bu yolun sonu bizi nereye götürecek. Bana sorarsanız, eğer biz bu yola çıktığımızda en soni nihâi noktada “yav bizden kelam alimi olmaz arkadaş” diyeceksek doğru bir iş yaptık. Yani bu işin öz güven ile falan bir bağlantısı yok. Bu varisi kılındığımız ilim mirasının  ihtişamını gösteren bir şey. Bu o mirasın ağırlığını gösteren bir şey. Ben her zaman söylüyorum, şu anda yine burada da söyleyeyim, bu ülkede ağzını açıp akad-kelam konusunda söz söyleyen, mangalda kül bırakmayan, esen-savuran insanların önüne, Bakıllâni’nin, Cûveyni’nin, Eşari’nin herhangi bir metnini koyun. Deyin ki şu metni bana kekelemeden, yanlışsız bir tercüme et. Çok basit. Bunu yaparsa ben geri adım atmaya, özür dilemeye hazırım. Bundan hiç imtina etmem. Kekelemeden oku, yanlışsız oku ve bunu bize tercüme et. Mümkün değil. Dolayısı ile eğri oturup, doğru konuşalım arkadaş. Yani piyasanın maalesef bizim gibi insanlara kalmış olması, bizim bu miras hakkında keyfe mâ yeşa konuşma hakkını bize vermez. Tamam iddialı laflar söyleyelim, yeni sistemler kuralım, bunun felsefesini yapalım tamam da ama yani edebimiz de, sınırlarımızı da gözetelim. İki yüz-iki yüze elli senedir orjinal bir usûl kitabı yazılabilmiş değil.Bu benim iddiam değil, vakıa bu. Böyle bir ortamda, işte üniversiteler, elektronik ortam bilgi şöyle üretildi, şöyle falan filan. Tamam da ürün olarak ne var ortada. Yoksa, o zaman bu miras karşısında konumumuzu bir gözden geçirelim.

Tabi artık “Yeni Bir Çağ” başlıyor. Bu zihniyete dur demenin vakti geldi artık.

Tabi ki bu ülkede ehl-i sünnet vel cemaat olduğunu söyleyen, yada bu mirastan beslenen her insanın boynunun borcudur bu. Ehl-i sünnetim diyorsanız, bu mirastan, bu kaynaktan besleniyorsanız, madden, maddeten, ilmen farketmez; bunu müdafaa etmekle sorumlusunuz.Yani birilerinin adını vermeyelim, birilerini meşhur etmeyelim, birilerini muhatap kabul etmeyelim falan filan ama öyle değil kardeşim.Yani şu yaptığımız münazaraya bir moderatör önerelim dedik. (A. Bayındır Münazarası kastediliyor) Bilmiyorum ben herhalde sekiz-on insan ile irtibat kurmuşuzdur. Arkadaş gelin, şu münazaraya moderatör olun. Ben sizden hiçbir şey beklemiyorum.Adil bir moderatör olun.Vakti süreyi aşarsak bizi ikaz edin.Konu dışına çıkarsak bizi ikaz edin. Bana destek sağlayın, ona tavır alın falan demiyorum.Adil bir moderatör olun. Gelmiyorlar. Ha gelmedikleri gibi bize de akıl veriyorlar.Sen de gitme kardeşim, ne işin var bu adamı meşhur ediyorsun bilmem ne. Böyle bir ortamda bulunuyoruz yani. Dolayısı ile bu insanların, hepimizin boynumuzun borcudur, bu mirasdan nasıl besleniyorsunuz, buradan ekmek yiyorsunuz, kariyer yapıyorsunuz, maaş alıyorsunuz, isim yapıyorsunuz. Tamam yapın. Ama bunu da muhafaza edin, müdafaa edin, bu da sizin sorumluluğunuz. Bu olacak, başka çaresi yok.Başkaları yapmıyor diye bizim oturacak halimiz yok. Elimizden ne geliyor ise onu ortaya koymakla mükellefiz.

İnşaallah, Allah Razı olsun Hocam. Teşekkür ederiz.

Amin. Ben teşekkür ederim.

Yorum Yok

Trackbacks/Pingbacks

  1. Çağdaş Dünyada İslami Duruş – Dr.Ebubekir Sifil | Salih Kartal Kişisel Web - [...] Ebubekir Sifil Hoaefendi ile bu bildiri baz alınarak yaptığımız röportaj nedeniyle bu konuda daha fazla detaya girmiyoruz.  Röportaja ulaşmak …

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>