Ebubekir Sifil Hocaefendi İle Hususi Bir Röportaj

Ebubekir Sifil Hocaefendi İle Hususi Bir Röportaj

Ebubekir Sifil Hocaefendi’nin, Abdulaziz Bayındır ileyaptığı Kader İnancına dair münazaranın olduğu (23.Ağustos.2013) günü, münazara sonrası Ebubekir Hoca ile  gündeme  ve münazaraya dair sohbet etme imkanı bulmuştuk. Yine Münazara için gelenlerden   Şükrü Yaşar kardeşimiz,  Hocaefendi ile bir röportaj yapmak istemiş, ertesi gün bu imkanı bulmuştu. Kardeşimizin röportajını deşifre edip yazıya dökmek ise bize nasip oldu. Onun için yazıyı burada paylaşıyorum. Ayrıca yazının sonuna ilgili röportajın ses kaydını da ekliyorum.. 

Fayda hasıl olması temennisi ile..

İmam Zahid El Kevseri Hazretleri’nin, İmam Rabbani Hazretleri hakkındaki görüşleri nelerdir ?

Vahdeti vücûd, Vahdet-i Şühûd tartışmasında, vahdeti Şühûd’un asl olduğunu söylüyor. Onu biliyorum. Birde bu nakşibendiyye şeyhlerini sayarken, İmam-ı Rabbani’yi bu silsilede anıyor, zikrediyor..  Zannediyorum İdğamul Merid, orda var. Yani menfî bir tavrını bilmiyorum, son derece müsbettir İmam-ı Rabbânî hakkındaki tavrı… 

İmam Zahîd el Kevserî(rh.a.) ile Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi(rh.a.)’in kader ve irade konusunda karşılıklı reddiyeleri var.Daha önce siz bazı makalelerinizde buna değindiniz. Merhum Ali Ulvi Kurucu’ hoca efendinin de Mustafa Sabri Efendi’nin Cebriye’ye kaydığına dair ifadeleri var, buna mukabil Emin Saraç Hocaefendi böyle bir şey olmadığını nakletmiş..  Salih Ekinci Hocaefendi’de şöyle diyor: “Aslında onların mevzusu Maturîdi ve Eşarîye’nin kesb, ihtiyar ve irade konusundaki ihtilaflarıdır. Bugünkü Maturîdiler, Eşarîlerin görüşlerini yanlış anlayarak Cebriye ile karıştırması söz konusudur” diyor…

Bu tartışmanın aslı  bu mudur sizce de?

sifilBu konuyu böyle özetlemek belki mümkün ama, yinede riskli..Meseleyi detayları ile kavramak lazım. Tartışma konusu şu. Özetlemeye çalışayım: Şimdi Maturidiler de Eşariler de insanda bir irade olduğunu kabul ediyor. Bu iradenin, insanın fiillerine  tesiri olduğunu kabul ediyor. Bu iradenin menşei konusunda ihtilaf var, maturidiler diyorlar ki, bu irade, bir emri îtibarîdir, hariçte bir varlığı yoktur, dolayısı ile mahlûk değildir. Ne demek bu ? İnsan bir fiil işlemeden önce içinde bir karar alma süreci geçirir. Bu bir saat olabilir, bir gün olabilir, yapayım mı yapmaya yım mı, öylemi yapayım, böylemi yapayım, gelir böyle yapayımda durur ve öteki hareketi yapmaz. Dolayısıyla burdaki icabi bir durum yok, selbi bir durum var, öteki kararı almama, tercih etmeme durumu var. Dolayısıyla bu bir emri itibaridir ve mahluk değildir diyor Maturudiler. Gerçekten insanın sorumluluğunu da izah eden bir durum bu. Tabi detaylı metinleri okumak lazım Mustafa Sabri Efendi de diyor ki; İmam Eşari ve mütekaddim eşarilerin değil ama muahhar eşarilerin görüşüde o. Yani sizin bu itibari emir dediğiniz nasıl bir şeydir. Eğer insanın gerçekten birşey yapmasına yol açan bir “şey”se (ki bu bir “şey”dir”), nasıl mahluk değildir, bu mahluktur ve bir “şey”dir. Bir “şey” olacak ve mahluk olmayacak. Bu mümkün değil. Cenab-ı Hak bunu yaratmıştır ve son tahlilde, birşeyi işleme irademiz yaratılmış bir irade ise, işin başında Cenab-ı Hak takdir ediyor. Başında cenabı hakkın takdir ettiği bir iradenin nasıl çalışacağını söylememize gerek yok, onun nasıl çalışacağı belli.

Kaldı ki insanın fiil işlemesine yol açan irade, hayra ve şerre işleyen tek bir irademidir, yoksa hayra ayrı, şerre ayrı bir irade mi vardır.İmam Eşari ikincisini tercih ediyor malum, “insan hayra iradesini çalıştırdığında şerre iradesi atıl kalır, şerre iradesini çalıştırdığında hayra iradesi atıl kalır. Ama her ikisinide yaratan Allah’tır diyor”. Muahhar eşariler ise İmam Eşari’den burada biraz ayrılıyor.. Evet İmam Kevseri ile Mustafa Sabri Efendi r.a ayrılık bu tarihten beri gelen ayrılığın bir neticesi.  Mustafa Sabri Efendi diyor ki; ben burda cebir görüşünü benimsiyorum ama bu cebri mütevassıttır bu,  Cebr-i Mahs değildir, Eşariler’de bunu benimser, İmamıda bunu benimser. Burada kulun sorumluluğunu ortadan kaldıran bişey yok, bu sadece kulun çaresizliğini, acizliğini kudret-i İlahiyye karşısında acziyetini ifade eden ortaya koyan bişeydir. Buna karşılık İmam Zahîd EL-Kevserî diyor ki; “anlıyorum ben Şeyhulislam Hazretlerini, kendisi Osmanlı hilafetinin yıkılımaması, şeri düzenin ortadan kalkmaması için siyasi alanda çok mücadele etti, çok sıkıntı çekti çile çekti fakat umduğu neticeyi elde edemedi bu durum onu cebriye’ye doğru itti. Şimdi bizim arkamızdan Osmanlı ülkesindeki arkadaşlarımız konuşuyor. Diyorlar ki “Osmanlıdan Mısır’a iki alim gitti. İkiside Maturudi idi, sonraki ikiside değişti, biri Cebriyye oldu, diğeri Mutezile oldu.” Allah ikisine de rahmet eylesin…  (gülüşmeler J )

Makalât-ı Kevseri’nin son durumu nedir?

Bu münazara dolayısıyla son çalışmaları mecburen askıya aldık. Münazara bitti, bu sefer gerçekten eylülde okuyanların elinde olacak inşaallah.

Peki Kevseri Külliyatın’ın devamı hakkında yada bu külliyat hangi eserleri ihtiva edecek hususunda bir planınız mevcut mu?

Evet bir öncelik sıralaması yaptık. Öncelikle Makalât basılacak, arkasından Mukaddimât. O da o eserlere yazdığı ilmî mukaddimelerden oluşuyor.  Benim gönlümden Talikât’ınıda ayrı bir cilt halinde basmak geçiyor. Yani muhtelif eserlere yazdığı en az mukaddimeleri kadar kıymetli talikâtı var Zahid Efendi’nin, onları da basmak lazım. Birde eğer kısmet olursa, üzerine talik yazdığı eserlerin tercümesi lazım. Yani bu önemli bir şey. Belki en son, biraz daha ihtisas alanına giren eserlerinin tercümesi düşünülebilir, tenibu’l-hatîb gibi… Ama böyle bir hiyerarşi izleyeceğz inşaallah. Yani makalâttan sonra mukaddimât gelecek.

Hocam bir sorumuz daha var inşaallah. Ehli sünnet alimler birliğinin kurulmasına nasıl bakıyorsunuz ? Kurulmuş olan bazı birlikler var. Bu Ehl-i Sünnet Alimler birliği bağlamının yanında “Ehli Sünnet hassasiyeti” vurgusunu zikretmek gerekmez mi ? Biz Ehli Sünnet gençler, Ehli sünnet alimleri üç sınıf olarak düşünüyoruz. Birinci sınıf ulema, aynı bizim gibi düşünen, ehli sünnet hassasiyetine sahip, muhalif görüşleri tehlikeli bulan alimlerimiz, hocalarımız. İkinci Sınıf ulemamız, itikad ve usul olarak Ehli sünnet olan ama, diğer bazı görüşler için “öyle de olabilir, oda bir görüştür” diyebilen mezhebi geniş insanlar. Bugün akademik kariyerdeki bir çok hocayı bu grupta görüyoruz. Üçüncü sınıf ulema genel olarak ehli sünnet olup, birkaç hususta ehli sünnet dışı görüşlere sahip olan hocalar. Bu tasnifi doğru görüyormusunuz ve Ehli Sünnet Alimler Birliği kurulabilmesi nelere bağlıdır?

Tabi bu evvelemirde bir altyapı işi. Evet böyle bir ihtiyaç var ama böyle bir birlik oluşmadan önce bunun ilkelerinin deklare edilmesi lazım. İlkeler üzerinde fikir birliği sağlanması lazım, ki ileride bu yapı dağılmasın, kendi içinde bir takım ihtilaflar yaşamasın ve hedefine sağlam bir şekilde yürüsün. Şimdi böyle bir konsensüs sağlanmış mı? Ben sağlandığını düşünmüyorum. Türkiyede Ehli Sünnet tabiri en fazla konuşulan şeydir ama neredeyse bu tabiri her kullanan kişiye göre değişen bir muhtevası var, yada muhteva çeşitliliği var. Hassasiyet güzel, yaşatılması lazım ama bunu müesses bir yapıya dönüştürdüğünüz zaman onun olmazsa olmazları olur.Yürüyebilmesi için, netice alabilmeniz için bunları yapmanız lazım, yapılmışmıdır? Yapılmamıştır.  O yapı içerisinde şuanda yer alan arkadaşlarımız, hocalarımız bile şu anda otursalar, Ehli Sünnet velcemaat itikadını madde madde koyup konuşmaya başlasalar ihtilaf ederler. Hassasiyet güzel, bişey demiyorum, dışarıdan, hariçten gazel okumak, tenkid etmek gibi de anlaşılmasın, sağlıklı yürümesi için ne yapılması lazım onu söylemeye çalışıyorum.  Hassasiyet iyidir,  Allah razı olsun, atılan bir adımdır ama sağlıklı sonuç verebilmesi için altyapısının önceden hazırlanması lazım. Biraz aceleye getirilmiş bişey…
inşaallah muvaffak olur.

Taksimatı doğru buluyormusunuz hocam. Gençler böyle bakıyorlar şuan.

Doğrudur. Doğrusunu istersen bugünün dünyasında, algısında ne kadar yeri var ne kadar itibarı var, efendim izlenme oranı ne kadar, bunu dikkate almadan söyleyecek olursak : Bu bir itikad’dır kardeşim. Bu şöyle söylersem bu kadar insan izler, söyle söylediği için bu kadar izleyeni var. Bunlar ölçü olmaz. Bunlar Kuran-ı Kerim’in tabiri ile köpüktür. Kalıcı olan esasında yaptığınız iştir. Yaptığınız iş gerçekten bu itikada bu istikamette ne kadar hizmet ediyor. Bunu ne kadar tahkim ediyor bugünün dünyasında. Bugünün imkanları yada dezavantajları çerçevesinde yarına sağlıklı taşınması için ne kadar işlevsel. Buna bakmak lazım. Bu taksim doğrudur. İnsanlar itikaddan ziyade, (herkesi söylemeyelim genelleme yanlış olur ama yaygın olan bu) kendilerine doğru gelenin, kendi hissiyatlarını  okşayacak biçimde söylenmesi beklentisi içinde. Böyle garip bişey var yani.  “Falan hocayı severim ama şu meselede şöyle söyledi.” Kardeşim adamın ilkesine bak, kendi içerisinde tutarlı mı , kurana sünnete uygunmu, selefe uygun mu, ehli sünnet ulemanın sözlerine tavırlarına uygun mu buna bak. Bu adamın söylediklerini değerlendirirken, ölçün bu olsun. Yoksa bugün ne kadar iş görüyor, ne kadar kitleye hitab ediyor, yada benim şu fikrimi rahatsız ediyor, bununla çelişiyor, çatışıyor. Bunlar tabi bilinç,şuur ve zihniyet meselesi. Zamanla oturacak bir şey yani…

Mesela şu çok vurgulanıyor hocam. “Siz bu hocayı eleştireceğinize, yaptığı hizmetlere bakın”

Bu çok tehlikeli bişey. Yani hizmet etmeyen insan var mıdır? Her müslüman, her inanç grubu, hatta her itikad grubu hizmet ediyor. Yani misyonerler dünyanın dört bir tarafında sağlık, sosyal yardım, kültür , bilmem ne faaliyetleri yapıyorlar..Kadiyaniler, Bahailer dünyanın dört yanında hizmet yapıyorlar. Sosyal hizmet, sağlık hizmeti filan falan… Şiiler dünyanın dört bir tarafına hizmet götürüyor. Kardeşim, bu işin bir ölçüsü var. Yani hizmet götürsün, mübarek olsun. Bu bizi ilgilendirmez. Yaptığı hizmet söylediği sözü garanti etmesin bize. Bu yanılgıdır. Hatta tehlikelidir. Adam hizmet ediyor diye bir süre sonra yaptığı yanlışları benimsemeye, meşrulaştırmaya başlarız. Böyle bir tehlikesi olur. Adam hizmet ediyorsa kendisine mübarek olsun. Beni ilgilendiren tarafı adamın itikadıdır. İtikadı sağlamsa. “alel ayni vel re’s” (Başım gözüm üstüne) Ama itikadı bozuksa, adamın yaptığı işle, söylediği sözü birbirine karıştırmayalım. Hatta dediğim gibi tehlikeli olur. Birinin götürdüklerini öbürüyle telafi etmeniz asla mümkün olmaz.

Hocam yine bu bağlamda, Türkçe Olimpiyatlarına, Peygamber  Efendimiz  Aleyhisselam’ın ruhaniyetlerininin teşrif ettiğini söylediler. Biz bunu çok yadırgadık. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Burada bir algıda yanılsama var diyelim. Böyle birşey yaşanıyor. Bizim ölçümüz, kitap sünnet icmaı ümmet ve kıyası fukaha ve diğer tali delillerdir.  Bu tali deliller içerisinde, (asliler içerisinde zaten yokda) ilham yoktur, rüya yoktur, keşif ve keramet yoktur. Bu niye böyle,  Bunlar bizim anlamada yolumuzu aydınlatan delillerimiz di mi,  Usulü fıkıh, anlama sistemi.. Birşeyin meşru olup olmadığını, İlahi iradeye, Peygamberimiz aleyhisselamın tebligatına uygun olup olmadığını bu deliller ışığında anlarız. Bu şu anlama gelmesin: “İlham ve keşif yoktur”, Hayır, vardır amma üçüncü şahısları bağlamaz. İlham sahibini bağlar, keşf sahibini bağlar, keramet delil değildir zaten. Buda böyledir, şimdi Efendimizin (aleyhisselam) ruhaniyeti geldi diyorsun. Ben şimdi sana hadi ispatla desem ne yapacaksın? Gelebilir bak bunu inkar etmiyorum. Prensip olarak Efendimizin ruhaniyeti bir yere teşrif edebilir.  Buna itiraz etmem. Ama şuraya geldi dersen delil isterim senden. Müslümansak bir usulümüz varsa, zihniyet ve düşünce kodlarımız varsa evet. Şimdi öbür türlüsü, neticesini kimsenin kestiremeyeceği yerlere gider.  Şimdi siz  (hadi siz iyi niyetlisiniz diyelim )  veya bir başka art niyetli kimse birşey yapar , bunu bana Efendimiz aleyhisselam söyledi der. Ne yapacaksın? “Efendimizi (aleyhisselam) gördüm, bana dün akşam rüyamda, şunu şöyle yap dedi”. Dolayısıyla ne yapacağız? Ciddiyet sınırları içinde, meşruiyet sınırları içerisinde ve makbuliyet sınırları ieçrisinde yürütülmesi için bu dediğimiz deliller ekseninde yürütülmesi lazım. Öbürü, istismara çok açık ve tehlikeli bişey. Yarın bir başka grup çıkar, kendi allengirli işleri için derki “Efendimizin ruhaniyeti böyle buyurdu”. Veya zuhuratta şöyle göründü veya ilham olundu ki şöyledir. Ne diyeceğiz ?… Çok tehlikeli bişey.

Hocam, bazı selefî  yada vehhabî tabanlı oluşumlar, “Türkiyede, oy kullanmak, askere gitmek caiz değil. Aslında yönetime cihad ilan etmeleri, savaşmaları lazım, Afganistan, Pakistan gibi bazı müslüman ülkelerde bu şekilde yapılıyor siz yanlış yapıyorsunuz “diyorlar.

Bu bir metoddur kardeşim. Kimseye vahiy gelmiyor. Ben doğru yaptım diyene de, sen yanlış yapıyorsun diyene de vahiy gelmiyor. Bu bir metoddur. Bu bir tarzdır. Şimdi Mısır’da başka türlü şartlar, imkanlar vardır, başka türlü bir hizmet metodu kullanılır. Afganistan başka, Türkiye başka, Amerika başka, avrupa başkadır. Yani bulunduğunuz yerin şartlarına göre imkanlar oluşturup, hizmet metodu belirlemeniz, eşyanın tabiatı gereğidir. Her yer için tek bir sistem, tek bir metod dayatmasında bulunursanız, bu şizofreni olur. Türkiyede siyaset yoluyla ben İslam’a hizmet edebilirim diyen insanlar, mesela dünyanın başka yerlerine de yaymaya, dayatmaya kalksalar bu bir şizofreni olur. Çünkü bu vahiy değil, kimseyi bağlamaz. Her yerde başka olur.  Şimdi kendine selefî diyen insanların belkide içine düştüğü en büyük handikap bu. Bunları sanki birileri torna tezgahından geçiriyor ve söyledikleri şeyin gerçekten şer’î olarak nereye dayandığını, ne anlama geldiğini, çokda arkasını önünü düşünmeden konuşuyorlar. Ellerine bunların keskin bir kılıç vermiş birileri, sallayıp kelle uçuruyorlar. Bu doğru bişey değil. Bu metoddur, orda öyle burada böyle olur. Siz insanları sizin uygun bulmadığınız bir İslamî hizmet metodu benimsiyor diye tenkid edemezsiniz. Ne zaman ki meşrû sınırların dışına çıkarlar ve  bir konsensus oluşur,  o zaman çıkıp dersiniz ki “bütün ulema böyle düşünüyor, bu gayr-i meşru’dur” dersiniz. Ama böyle bişey yok. Bu size göre böyle bir şey. Sizin okuduğunuz, bilgilendiğiniz, bilgi kaynağı kabul ettiğiniz insanlar ve kitaplar böyle yazıyor. Bunun meşruiyeti, bağlayıcılığı son derece tartışmalı. Bana göre böyle değil, ben böyle düşünmüyorum. Napacaksın? Dolayısıyla bence bu arkadaşlar bir hayra hizmet etmek istiyorlarsa, onlar öyle bizde böyle hizmet edelim diye düşünsünler. Bu karşı taraf için de böyledir.  Yani ben siyaset yoluyla hizmet ediyorum, dolayısıyla en doğrusu budur, en meşrusu budur diyorlar ise oda yanlış. Herkes kendi mizacına, meşrebine, bulunduğu yere ortama göre bir hizmet metodu belirleyebilir ve yapabilir. “En güzel benimki, en doğru benimki diğerleri batıl” derseniz bu davanın bizzat kendisi batıl olur.

Bu bağlamda yine özellikle zikredilmesi gereken birşey. Ulûl emr’e itaatin sınırları nelerdir hocam? Bununla ilgili bir hadis var bildiğimiz kadarıyla Buharide. Namaz kıldıkları sürece…   lafzıyla devam eden…

Halık’a isyan konusunda, mahluka itaat olmaz. Ulûl emr dediğimiz insan bize, şer’i emirleri aşan, şer’i çizgileri zorlayan bir şey emrediyorsa ona itaat olmaz. En genel çerçeve budur.  Bize emredilen şey, Kur’an’a, Sünnet’e, İslamî ilkelere, kavaîd-i şer’iyye ye uygunsa uyarız, değilse uymayız. IV. Murad devrinde, kahve ve tütün yasaklanmıştı, sigara yasaklanmıştı. “Ulûl emr bunları yasakladı, bu yasağa uymak bize vaciptir” diyenler olmuş. Abdulgani en-Nablusî gibi tasavvuf kökenli Müteşerrî alimler demişler ki, “bu yanlış bir şey kardeşim. Ulûl emr’in bir mübahı yasaklama yetkisi yoktur. Keza bir haramı emredecek olsa, ona da uymayız. Uyarsak, şer’i ölçülerin üstüne çıkarmış oluruz.” Hatta Tarikat-ı Muhammediyye şerh’in de çok uç bir örnek veriyor Nablusî, diyor ki ; “Farz-ı Muhal, Efendimiz aleyhisselam bile  -O’nu tenzih ederiz, O böyle bir şey yapmaz ama-, bize vahiy olmaksızın, sırf kendi aklına uyduğu için bize birşey emretse veya bizden yasaklasa ona uymak bile bize vacip olmaz. Vahiy olmaksızın.”  Nitekim, biliyorsunuz bir savaş sırasında ordu nereye konaklasın, Efendimiz buraya konaklasın buyurdu. Sahabe dedi ki, Ya Rasulallah, bu vahiy midir değil midir? Değildir buyurunca, o zaman kuyuların başına gidelim dediler. Efendimiz’de (aleyhisselam) uygun buldu. Şimdi vahiy olmadan Efendimizin (aleyhisselam) söylediği şeyler, elbette onun peygamber olması hasebiyle ayrı bir hususiyeti vardır ama bağlacı değildir yani.  Hal böyle iken ulûl emr bize kafasına göre bir vacibi, bir mubahı yasakladı veya bir mekruhu, bir haramı emretti. Böyle bişey olmaz. Bu bizim itikadımıza dokunan birşeydir yani. Biz Allah’tan başkasının emir ve yasaklarına bu çerçeve ile çatıştığı zaman uymak zorunda değiliz. Hatta uymamakla mükellefiz. Birgün efendimiz(s.a.v.) bir yere bir seriyye göndermişti. Seriyyeye de bir emir tayin etmiş, her söylediğinde emir’e uyacaksınız buyurmuştu. Sonra aralarında bir anlaşmazlık çıktı. İmam birşey söyledi, diğer sahabiler itiraz ettiler. Sonra, “Efendimiz (aleyhisselam) ne buyurdu, bana itaat edeceksiniz her söylediğimde. Emrediyorum, odun toplayın, ateş yakın ve kendinizi atın o ateşin içine” dedi. Dur bakalım dediler, O kadarda değil, Efendimiz (aleyhisselam) bunu kastetmiş olamaz. Döndüklerinde sordular Efendimiz’e (aleyhisselam).. Vallahi buyurdu, o ateşe girseydiniz bir daha çıkamazdınız. İşte bu sözü o zaman söyledi; “Allah’a isyan konusunda kula itaat yoktur” hadisini o zaman buyurdular. Ulul emir de olsa  ana-baba da olsa, kocada olsa, büyükde olsa, bu hepsi için böyledir.

Peki hocam, isteğe bağlı bırakılmasıyla, emredilmesi arasında bir fark varmı ? Mesela şuanda yasalara göre zina serbest. İçki satımı serbest, gerçi biraz sınırlandırma oldu ama…

Bu serbest konusunda, isteyen bunu içsin, buna inanıyorum, aslolan budur diyen bir adamla, kardeşim biliyorum bu haramdır ama şuan bunu yasaklarsam bu maslahata uymaz, bu hikmete uymaz, bu daha büyük bir mefsedet’i beraberinde getirir diye düşünerek meseleye bakan bir adam bir olmaz. Anlamak lazım, anlayışlı olmak lazım. Yani biriside çıkar size sorar, Refah döneminde bu ülkede zina yasaklandı mı, içki yasaklandı mı ?  Hayır. Ne diyeceğiz? Yani hikmet ile maslahat ile hareket etmek lazım, bu hassasiyetle hareket edenleri anlamak lazım. Yani muhalefette iken konuşmak çok kolaydır da iktidara geldiğinizde o kadar kolay konuşamazsınız, orda kazın ayağı değişir yani… Onun için bu itham ve karalama mekanizması… malesef bunu çok yapıyoruz. Bu bu kadar kolay işlememeli yani, birbirimizi biraz anlamaya çalışsak.

Bir başka soru : Şu anki ortadoğunun durumu konusundaki görüşleriniz nelerdir, yani  bu bağlamda Mehdi (aleyhisselamın) çıkışının çok yakın olduğunun göstergesi midir bu olaylar?

Hayır. Tabi Allahualem onun çıkışına daha vakit var çünkü. Müslümanlar ile Yahudiler henüz savaşmadı. Şuan İSLAM ÇOĞRAFYASI KENDİ İÇİNDE BİR DOĞUM SANCISI YAŞIYOR. Bu süreç elbette geçecek, kendi içinde islam dünyası bir birliğe kavuştuktan sonra dünyanın diğer güçleri ile, yahudilerin başını çektiği veya arkasında bulunduğu güçleri ile bir savaş olacak,  Ahir zaman hadislerinden anlaşılan budur. Mehdi aleyhisselamın  zuhuruda böyle bir süreçte olacak, şu an için değil…

Hocam, Zaruret olmadan Müfta bih Kavil terk edilip, farklı bir görüşe uyulabilir mi ? Ya mezhebin genel görüşüne değilde, telfik yapmadan tek bir imama uymak caizmidir ?

Caizdir. Yani mezhep içerisinde bir imamın görüşüdür, mezhep içerisinde müfta bih bulunmamıştır. Yani mezhep içinde bir imama aitliği sahih ise mümkündür, ama hoş görülmez. Neden görülmez, çünkü müfta bih kavil demek, delili kuvvetli kavil demektir, uyulması evla olan kavil demektir. Mercuh kaville amel edilir mi ? Şimdi soruda “Zaruret olmadan” diye bir kayıt koyulmuş, ben bunu biraz daha esneteyim, sıkıntı meşakket olmadan mercuh kaville amel edilebilir mi? Buna amel edilebilir diyen bir alim bilmiyorum ama sıkıntı söz konusu olur, meşakket söz konusu olur o başka. Ama delili zayıf kavildir mercuh kavil, hele bizde bunu biliyorsak, zayıf olduğunu biliyorsak, bize düşen delile ittibadır, zayıf bir delille, mercuh kaville, -sıkıntı, meşakket sözkonusu olmadan- amel etmek doğru bir davranış olmaz.

Hocam son olarak herkesin çok merak ettiği bir konu, Bayındır ile yaptığınız münazara ile ilgili. Bu konuda neler söyleyeceksiniz, sorduğunuz birçok soru konu ile ilgili olmasına rağmen A. Bayındır cevap vermedi. Sanki önceden hazırlanmış bir kompozisyonun dışına çıkmadan sunum yapıyor gibiydi.  Bayındır müdafîleri, sorulara özellikle “Kuran’ın tahrif edilmediğini ispatlayın” sorunuza, yine ayet okuyarak cevap vermesinin ardından, sizin, “bana ayet okumayın, lütfen soruma cevap verin” demenize çok yükleniyorlar…

Bu durum şurdan çıktı, şimdi bağlamdan koparmayalım onu. Abdulaziz Bey,  ben ezel, mutlak ilim filan gibi kavramlar kullanınca, “onlar Kuran’da geçmez ben Kuran ile konuşacağım” dedi. Bende ona dedimki, o zaman kullandığınız her kavramı Kuran’a dayandırmak gibi bir zaruret çıkar ortaya, bunu yapamayız, ilimlerin temelini sarsarız. Yani bütün ilimler kuranda geçen tabirler üzerine kurulu değil ki. Akliyyat denen kocaman bir alan var. Ha ben akliyyata itibar etmiyorum derseniz, önünüze birgün böyle bir problem çıkar.Bir gayrimüslim çıkar, sen bu Kuran’dan bana ayet okuyorsun kardeşim, iyide bu kuranın sana bozulmadan , değiştirilmeden geldiğini bana ispat et derse bi gayri müslim, ne dersin? Akliyyatı küçümseme, bu bağlamda söyledim ben onu. Tamam bu konuda benim itirazım olmaz. Kuran’da geçen kavramlar üzerine konuşalım ama iki problem var; 1. Bu kavramların içini sen şu anda kendine göre dolduruyorsun. Ulema başka bişey diyor sen başka birşey diyorsun? 2. İslamî literatür diye bir kavram var ve bunun tamamı Kuran’dan kaynaklanmış değildir.  Akliyyat diye bir alan var, buda Kur’anî alanı tahkim etmek üzere tesis edilmiştir. Bunun zaruri olduğu bir alan vardır. Siz sem’îyyatın hak olduğunu akliyyat ile ispat etmek zorundasınız.  Kuran’a inanmayan bir adama, dur sana bir ayet okuyayım derseniz adam üstünüze güler. Adam inanmıyor ki zaten. Napacağız? Kuran’ın hak kitap olduğunu, bize kadar bozulmadan geldiğini adama aklî bir delille ispat edeceğiz ki adamı bağlayalım, ispat edelim, sonra Kur’an bağlamında sem’î delilleri konuşalım. Şimdi adam böyle diyorsa, siz adama dur ben bi ayet okuyayım derseniz, adama bana ayet okuma der kardeşim. Önce bu okuduğun ayetin hak olduğunu bana ispat et. Şimdi arkadaşlar bunu çarpıtmasınlar, günah olur vebal olur yani. Bunun aksine “bana ayet okuma, ayet beni bağlamaz” anlamına çekiyorlarsa sözlerimi, benim öyle bir muradım olması söz konusu olamaz, böyle yapanlara da hakkımı helal etmem yani..

 

Röportajın ses dosyası

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>