Ebubekir Sifil Hoca İle İmam Gazali’ye Dair Mülâkât

Ebubekir Sifil Hoca İle  İmam Gazali’ye Dair Mülâkât

Bismillahirrahmanirrahim.

Hocam, İmam Gazali Hazretleri’nin vefat yıl dönümü için 18 Aralık tarihli bir tespit var. Bu hafta İmam-ı Gazali Hazretleri’ni anmak ve onu biraz daha anlamak adına bir çalışma yapalım istedik. Bu vesileyle sizinle Gazzalî (rh. a.)’i konuşmak istiyoruz.

Allah razı olsun. İyi ettiniz.

Hocam, isterseniz önce İmam-ı Gazali Hazretleriˈnin genel bir portresini çizerek başlayalım. Gazzalî merhumun İslam ümmeti içinde onu diğer âlimlerden, ulemanın diğer büyüklerinden ayıran belli başlı vasıfları vardır. Buradan giriş yapacak olursak, İmam-ı Gazali Hazretleri İslam ümmeti için -akla gelecek ilk şey olarak- ne yapmış? Onu andığımızda diğer âlimlerden ayırıcı vasfıyla aklımıza ne gelir?

İmam Gazali Hazretleri’ni tek bir vasfa indirgeyerek anlatmaya çalışmak doğru olmaz. Onu İmam-ı Gazali yapan, onu büyük yapan birden fazla  vasfa aynı anda sahip olması, birden fazla misyonu yerine getirmiş olması dolayısıyla hepsini aynı anda bahis konusu etmemiz lazım. Bir kere İmamu’l-Haremeyn’in talebesi olması dolayısıyla Usuli’d-Din ilminde, bu ilmin tarihinde köşe taşı âlimlerden birisidir. Usul-i Fıkıhta Şafii mezhebi için köşe taşı âlimlerden birisidir. Kalbî ve ruhî hayattaİhya’sıyla, Kimya-i Saadet’iyle köşe taşı isimlerden birisidir. Felsefeyle girdiği mücadelede, yaptığı işlerle devrim niteliğindeki amellerle, faaliyetlerle, çalışmalarla, köşe taşı niteliğinde bir isimdir. O kadar ki İslâm dünyasına felsefenin girmesini ya da İslâm dünyasında felsefenin kök salmasını tek başına engellemiş bir kişi olarak zaman zaman zem, zaman zaman medh edilir.  Bunu tek bir kişinin başarmış olmasını düşünmek biraz abartı, onu söylememiz lazım. Ama katkısını da unutmamamız lazım. Evet, İmam Gazali, Allah rahmet eylesin ve ondan razı olsun, bu alanda gerçekleştirdiği çalışmalarla en azından kendisinden sonraki çağlara, dönemlere önemli bir miras bırakmış, silinmez bir iz ve etki bırakmış. Bu söylediğim vasıfların hepsini aynı anda bahis konusu etmemiz lazım ki ortaya bütün bir Gazali portresi çıksın.

O zaman son olarak üzerinde durduğunuz felsefe meselesine biraz daha yakından bakacak olursak, İmam-ı Gazali Hazretleri özellikle modern zihinler için dediğiniz gibi felsefî yanıyla, felsefeci tarafıyla biraz daha ön plana çıkıyor. Yine söylediğiniz gibi Makasidü’l-Felasife, Tehafütü’l- Felasife ya da el-Münkız min ed-Dalal gibi felsefeye dair eserleri de var. Yalnız İmam-ı Gazali Hazretleri kendinden önceki bazı isimleri tenkit ediyor ve hatta felsefeye adeta “Haddini bil! Aklın alamayacağı, meseleleri, aklın kabul etmediği her meseleyi de reddetme” der gibi bir yaklaşım içinde görüyoruz. Bundan dolayı da az önce söylediğiniz gibi olumsuz eleştiriler var. İslam âleminde “felsefenin önüne set koymuş, ondan sonraki isimler için felsefenin gelişmesine engel olmuş adam İmam Gazali’dir” gibi bir tenkit var. Buna nasıl bakmak lazım? Hatta aynı bağlamda İbn-i Sina ve Farabî’yi tekfir etmesi meselesini de sorabiliriz. Hangi meselelerden dolayı tekfir ediyor? Haklılığı ne derecedir? Ve bunlar gerçekten söyledikleri gibi İslam dünyasında felsefenin yayılmasına engel teşkil edecek kadar mühim mesele midir?

Evet, İmam Gazali’nin felsefeyle giriştiği mücadelede bir Kelam âlimi, Usuli’d-Din alimi arka planıyla bu meydana atıldığını unutmamak lazım. Bununla birlikte felsefeyi felsefecilerden, doğrudan bizzat onların eserlerinden öğrenmek gibi bir maceraya da atılmış. Bu ciddi ve tehlikeli bir şey yani. El-Munkız’ın başında bizzat kendisinin söylediği kadarıyla bu vadiye girdikten sonra bir süre bir hayret, bir tereddüt dönemi de geçirmiş. Ciddi anlamda her şeyden şüphe eder duruma gelmiş. Sonra bu vetireden kurtuluşunu, tasavvufa ve kalbî ilimlere de borçlu olduğunu gene orada kendisi söylüyor. Felsefecilere yönelttiği tenkitlerle felsefenin bütün olarak baştan aşağıya zararlı, faydasız bir şey olduğunu söylemiyor İmam Gazali. O yaptığı çalışmalardan sonra mantık ilmiyle ilgili çalışmaları İmam Gazali’nin onu Usul-i Fıkıh bahislerine yedirerek bir çığır açmış olması da bize bunu gösteriyor.

Felsefeyi tümden reddetmiyor. Bir aklı çalıştırma sistemi olarak, akıl zemininde yürüyen bir faaliyet alanı olarak felsefeye dediği bir şey yok; sadece bu zemini mutlaklaştırmaya itiraz ediyor İmam Gazali ki bu tekfir ettiği felsefeciler bu vartaya düşmüşler. Akıl-nakil ilişkisini nasıl kuracağız? Burada  İmam Gazali’nin sahip olduğu o arka plana, alt yapıya sahip olamadan bu vadiye girdiğinizde Allah korusun hata yapmanız kaçınılmaz oluyor. Üç mesele söylüyor Tehafütü’l-Felasife’nin girişinde. Bunlar, âlemin kıdemi meselesi, haşr-ı cismani meselesi ve Allahu Tealâ’nın cüz’iyyatı bilemeyeceği meselesi.

Âlemin kıdemi meselesi şöyle bir mantıkî ya da akli rasyonel önermeden kaynaklanıyor. Bir şey, madde, vardan yok olmaz. Yoktan da var olmaz. Var olan bir şey hiç olmaz, yok olmaz. Adem olmaz. Adem olan bir şey ademin kendisi bizzat da o, bu varlığa zemin teşkil edemez. Dolayısıyla Allah Teâla kâinatı yoktan yaratmamıştır. Bir ilk maddeden yaratmıştır. O ilk madde nedir? O ilk madde yaratılmış bir şeydir desek, o felsefecilerin madde yoktan var olmaz önermesine uymuyor. O zaman bu ilk maddenin ya da bu ilk nüvenin, özün -ne diyeceksek ona- Kadim olduğunu söylememiz lazım. Bunu bugün söyleyenler de var. Kuran-ı Kerim’in hiçbir yerinde Cenab-ı Hakk’ın varlığı yoktan çıkardığına, ademden varlık alanına çıkardığına dalalet eden bir ayet yoktur, derler ama bu çok yanlış bir genellemedir. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu ifade eden ayetler var. Mademki “şey”dir, Allah yaratmıştır… Mademki yaratılmıştır, ezelî olamaz, kadim olamaz. Ama tabii o önermeyi esas kabul edip, işin temeline koyup, onu bir nas gibi tartışma dışı kabul edip buradan hareketle bir fikriyat geliştirmeye çalıştığınızda ilgili ayetleri de tevil etmek gibi bir arıza çıkıyor ortaya. Felsefecilerin yaptığı budur.

Cenab-ı Hakk’ın cüz’iyyatı bilemeyeceği konusuna gelince burada insan iradesiyle insan bağımsızlığıyla, özgürlüğüyle, tercihleriyle bağdaştıramadıkları için bu meselede, böyle bir iddia ileri sürmüşler. Bu iddianın İslam’ın ilk asırlarında Cehm bin Safvan tarafından ileri sürüldüğünü biliyoruz. Cehm bin Safvan, Allah Teâla cüz’iyyatı bilmez, diyor. Neden bilmez? Çünkü Allah Teâla cüz’iyyatı bilir dersek onun cüz’iyyat konusundaki ilmi kadimdir. Her konudaki ilmi kadimdir. Bu konudaki ilmi de kadimdir. Allah Teâla bizim iradî fiillerimizi bilir dersek onu bizim irademizle bağdaştırmamız mümkün olmaz. Şöyle bir soru çıkar ortaya. Biz özgür irademizi kullanarak Allah’ın ezeli ilmiyle bildiği şeye aykırı bir şey yapabilir miyiz? O bildiği şeye muhalif, aykırı, zıt bir fiil işleyebilir miyiz? Evet dersek, Allah yanlış bildi diyeceğiz o zaman. Biz öyle yapmadık. Onun bildiğini, bildiğinden farklı yaptık. Hayır dersek cebir girecek işin içine. Allah bildi, tayin etti, takdir etti o zaman özgür irade yok ortada diyeceğiz. Bu çelişkiden kurtulmak için Cehm bin Safvan diyor ki Allah cüz’iyyatı bilmez. Fakat tabii Allah’ın ilminin bizim fiillerimizin illeti olup olmaması meselesi var burada. Peki biz bu hususta nerede duruyoruz diye sorulacak olursa; Allah’ın ilmi bizim faaliyetlerimizin özgür, iradî tercihlerimizin illeti değildir. O, bizim yapacak olduğumuz şeyleri ezeli ilmiyle bilir. Biz özgür irademizle hangisini tercih edip yapacak isek, yapıyor isek, yaptı isek onları o şekilde bilir.

Haşr-ı cismani meselesine gelince orada da dünyadaki hayata kıyasla bir şey söylüyorlar. “Olandan hareketle olmayanı kıyaslamak” ilkesinden hareketle diyorlar ki insanın bu dünyadaki cismani varlığı bellidir, sınırlıdır. Özellikleri, hususiyetleri bellidir. Böyle bir varlığın ebedi olması mümkün değil. Bu dünyadaki bedeni varlığımız, cesedimiz, biyolojik varlığımız böyle bir şeye elverişli değil. Cehennem hayatında bunun sürekli o azaba rağmen varlığını devam ettirecek olmasını düşünmek doğru bir şey değil. Bu beden, bizzat yok olmaya, fena bulmaya, yaşlanmaya, tagayyüre, değişime maruz bir şeydir. Bu ebedi olamaz. Dolayısıyla ebedi olan ruhtur. Ruh üzerinde bir tagayyür (değişim), ruhun maruz kaldığı bir halden başka bir hale geçiş söz konusu olmadığı için ahirette söz konusu olacak olan şey, bedenî diriliş değil ruhların bu hayattan uhrevî hayata intikalinden ibarettir demişler. Ve bu üç meselede naslara açık bir aykırılık teşkil ettiği için İmam Gazali o felsefecileri tekfir etmiş.

Yani İbn-i Sina ve Farabi bu üç meselede aynı fikirde mi? İmam-ı Gazali bunların şahsını tekfir etmiş midir?

Meşşai filozofların hemen tamamı böyle söylemişler. Gerçi daha sonra İbn Rüşd bunları müdafaa etmiş, “böyle söylemiyorlar” demiş, “bu felsefede tartışılan bir meseledir, bahistir” demiş ama İbn Rüşd’te sanki İmam Gazali’nin felsefecilere vurduğu bu tenkid, darbe, yönelttiği tenkidin ağırlığı altında ezilen, içten içe hayıflanan bir adamın tavrı var, bu çok manidardır.

Ezilmişlikten nasıl kurtuluruz diye bir şeyler üretmek! Peki, İmam Gazali’ye, yöneltilen, “İslam dünyasında felsefenin sonunu getiren düşünce adamıdır” tenkidi üzerinden bakınca İmam Gazali-felsefe ilişkisi sadece bu üç noktada mı kitleniyor? Yani İmam Gazali’ye bu tenkidi yöneltenler sadece buradan hareketle mi öyle diyorlar? Hiç haklılık payları var mıdır?

Hayır. İmam Gazali’nin felsefeye yönelttiği tenkit, felsefeye karşı tavrı, felsefenin bir sistem olarak kendisine yöneliktir. Diyor ki, gene Tehafütü’l-Felasife‘nin girişinde “Felsefecilerin iyi niyetlerinden şüphemiz yok. İyi niyetle hareket ediyorlar, samimi insanlar. Fakat İslam’a, İslamî olmayan bir yolla, İslam’ın kabul etmediği, tasdik etmediği bir yolla hizmet etmek, yardım etmek isteyen kimsenin zararı, (bu kimse İslam’a bir zarar verecek yani. İslam’a yardım etmek istiyor fakat İslamî olmayan yollarla bunu yapmak istiyor. Bu kimse İslam’a bir zarar verecek. Bu zarar;) İslam’a, İslami yolları kullanarak zarar vermek isteyen kimsenin zararından daha büyüktür” diyor. Yani meşruya meşrudan gidilir. Gayrimeşru izlenerek meşruya varılmaz, diyor. Biz bunu böyle ifade ediyoruz fıkhi terminoloji içerisinde ve bu çok önemli bir İslami ilkedir. İslam’a, İslami olmayan yollarla yardım etmek isteyen kimsenin zararı, İslam’a İslami yolları kullanarak zarar vermek isteyen kimsenin zararından daha fazladır. İslam filozoflarından bahsediyor tabii. İslam’a, gayr-i İslami bir sistemle yardım etmek istiyorlar, diyor. Bu çok büyük bir zarardır.

Evet, o zaman bir diğer mesele olarak başta da sizin söylediğiniz gibi İmam-ı Gazali’de biz farklı devreler görüyoruz. Ağırlıklı olarak kelama yöneldiğini, tasavvufa yöneldiğini görüyoruz. Bunun yanısıra ömrünün son zamanlarında hadise yöneldiği dönemler de var. Bir de bunların arasında tamamen her şeyden elini eteğini çekip inzivaya geçtiği bir dönem var. İmam-ı Gazali Hazretlerinin İhya’sı hangi dönemin sonunda ortaya çıkıyor hocam?

Felsefeyle iştigali sürecinden sonra İmam-ı Gazali’nin yöneldiği, hayatında başlattığı yeni bir süreç. O sürecin meyveleridir, hem İhya hem Kimya-i Saadet. Ondan sonra bu tarz içerisinde kaleme aldığı eserler böyledir. Fakat bu dönemden sonra da İmam Gazali hiçbir şekilde usulcü ve kelamcı kişiliğini bırakmamış. Bu alandaki çalışmalarını da bırakmamış. Sadece farklı bir alana yönelim bağlamında İmam Gazali’nin hadis ilmine ömrünün son demlerinde yöneldiğini, bu ilmi ihmal ettiği gerekçesiyle, bu alandaki müktesebatının yetersiz olduğu gerekçesiyle hadis ilimlerine yöneldiğini biliyoruz. Kendisi de zannediyorum “Hadiste sermayem azdır” diyor. Benim hadis ilmindeki bilgim yetersizdir, azdır diyor yani. Onun dışında bütün bir İmam Gazali portresi görüyoruz. Tasavvufa bilahare yönelmiş olması çalışmalarını nakzeden bir şey değil. Ayrı bir kulvar teşkil etmez. Bunlar birbirini bütünleyen şeylerdir. İhyaˈnın başındaki Kavaidü’l-Akaid bölümü de bunu fiilen ispat ediyor zaten. İhya‘nın başında böyle bir bölüm var. Yani genellikle biz İhya‘dan bahsederken o başındaki bölümü ihmal ederiz. Atlarız. Oysa bu son derece önemlidir. İmam Gazali bilinçli bir şey yapıyor. Din ilimlerini ihya ederken Kavaidü’l-Akaid’i onun başına koyuyor. Yani oradan gidilir, bu kapıdan girmeden bu maksada ulaşılmaz demek ister gibi.

Evet, hadis meselesine bir sonraki soruda geleceğiz ama bu sizin de bahsettiğiniz gibi tasavvufi eserler, Kimya-i Saadet, Mükaşefetü’l-Kulub ya da İhya-ı Ulumiddin; özellikle bizim ülkemizde bunların diğerlerine nazaran daha yaygın olduğu bir vakıa. İmam Gazali’nin daha çok İhya’yla, Kalplerin Keşfi’yle anılmasını neye bağlayabiliriz? Yani mesela  el- Mustasfa, usul-u fıkıh kitabı, acaba Şafii fıkhına dair olması hasebiyle mi bizim ülkemizde çok bilinen eserleri arasında değil?

Şüphesiz. Yani, Osmanlı medrese müfredatı neyi vurgulamışsa, neye ehemmiyet vermişse topluma sirayet eden de bir anlamda o çizgideki çalışmalar olmuş. El-Mustasfa bu anlamda Osmanlı medrese sisteminde bir yer bulmamış kendisine. Belki ulemanın özel çalışmalarında istifade ettiği, kullandığı bir kaynak evet, ama resmi müfredat içerisinde bildiğim kadarıyla hiçbir dönemde yer almamış. Bunun bir etkisi var. Onun fıkha dair çalışmaları var. Yine Şâfiiyyü’l-mezheb olması dolayısıyla bunlar da Osmanlı coğrafyasına en azından intikal etmemiştir. Burada konuşurken tabii İmam Gazali etkisi Osmanlı coğrafyasıyla sınırlı bir etki değil. İslam dünyasının diğer bölgelerini de dikkatte tutmak lazım. Oralarda daha bütün bir İmam Gazali portresi görme şansımız daha fazla. Yani Mısır’da, Suriye’de vesaire. Biz burada Gazzalî’yi sadece Osmanlı’da öne çıkarılmış yönleri itibariyle konuşuyoruz ki bu da gayet normaldir yani ihya ve o çizgideki diğer eserlerinin toplum nezdinde itibar görmesi, çok fazla üzerine düşülmesi tümüyle paylaşılan bir alanın meyveleri olmasındandır.

İhya-i Ulumiddin bağlamında az önce de sizin söylediğiniz gibi “Benim hadisteki sermayem azdır.” sözü ve İmam-ı Gazali Hazretleri İhya-i Ulumiddin’de çok fazla zayıf hadis hatta belki bazen uydurma hadise de yer vermesi sebebiyle  çok fazla tenkit ediliyor. Bunu nasıl değerlendirmek lazım? Aslında olayın şöyle bir veçhesi de “artık herkesin ağzına düşecek seviyeye gelmiş olması.” Yani “İhya’yı muteber bir eser olarak görmeyelim.” Sebep? İçinde uydurma hadisler var. İmam-ı Gazali zaten kendisi de itiraf etmiş. Mesele bu kadar basit mi? Bu değerlendirmeleri nasıl yapmak lazım?

İhya okumuş birisinin ağzından böyle bir genelleme duymak mümkün değil. Ben evvela onu söyleyeyim. Bunu söyleyen insanların İhya‘nın kıymetinin böyle bir gerekçeyle tenkıs etmek isteyen kimselerin iddia edebilirim ki hiçbirisi İhya‘yı okumamıştır. En azından baştan sonra hazmede ede okumamıştır. Çok yüzeysel bir İhya fikri vardır onlarda.

Okusalar ne görecekler Hocam?

Okusalar şunu görecekler. Hadis ulemasının bizzat Şâfiiyyü’l-mezheb hadis hafızlarının tenkit ettiği, uydurma olmakla, aslının bulunmamakla veya şiddetli zaafla tenkit ettiği rivayetlerin İhya’nın ana mesajına, çatısına, gövdesine bir tesiri yoktur. Bu rivayetlerin kahir ekseriyeti üçüncü, dördüncü derecede öneme sahip rivayetlerdir. Yani sahabeden gelen rivayetler var, aralarında tabiinden gelenler var. Ve bir babın, bir konunun, bir bahsin ana ekseni bu tarz rivayetler üzerine oturtulmuş değildir. Şöyle söyleyelim: Bu uydurma olduğu ya da çok şiddetli zaafla malul olduğu söylenen rivayetleri biz İhya‘dan çıkartsak, İhya mesajından, misyonundan, etkisinden, iddiasından bir şey kaybeder mi? Kesinlikle etmez. Bunlar dediğim gibi İhya‘nın üçüncül, dördüncül, beşincil meseleleri bahis konusu olduğunda sevk edilen rivayetlerdir ya da çatıyı hiçbir şekilde etkilemeyecek rivayetlerdir; yani usulden değildir. Öyle diyelim.

Hadis ulemasının kitaplarında malum iki kısım rivayet var. Biri usul, biri şevahid veya mütabaat dediğimiz tarzda. İmam Buhari’nin sahihine bakın. Şevahid ve mütabaat tarzında zayıf rivayetler vardır İmam Buhari’nin sahihinde. Müslim’de de vardır, başkalarında da vardır. Bunlar onların kıymetini, itibarını hiçbir şekilde haleldar etmez. İkincil, üçüncül rivayetlerdir ve sevk ediliş amaçları farklıdır. Onları çıkartsak İhya‘dan tekraren söyleyelim; İhya, misyonundan, ağırlığından, öneminden, kıymetinden hiçbir şey kaybetmez. Bu teknik bir değerlendirmeden ibaret bir şeydir. Bir hadis âlimi baktığında İhya‘ya bunu söylemek zorundadır. Bunu görmek zorundadır. Çünkü tahric çalışması bunu gerektirir. Bunu, bunun için yapmışlar. Biz İhya‘ya bakarken bir hadisçi gözüyle bakabilsek de keşke onu yapsak. Biz İhya‘ya bakarken bu eserden istifade gözüyle bakmamız lazım.  Bu kitaptan ne kadar istifade edebiliriz? İhya‘yı dünyamıza ne kadar sokabiliriz? Ruhumuza ne kadar sokabiliriz? Buna bakmamız lazım. Bu teknik, son derece teknik bir mesele üzerinden negatif bir İhya imajı oluşturup insanların gözünden İhya’yı, İmam Gazali’yi düşürmeye çalışmak doğru bir şey değil.

Bir diğer mesele de İmam Gazali Hazretlerinin yine eserleri üzerinden, eserlerinde yokluğu sebebiyle tenkit edilen bir mesele: “İmam-ı Gazali Hazretleri Müslümanların meseleleriyle çok fazla ilgilenmedi.” Örneğin döneminde haçlı seferleri olmasına rağmen eserlerinde buna dair herhangi bir şey yok gibi. Öyle bazı söylemler var. Karadavi’nin “Tenkitçileri ve Taraftarları Arasında İmam Gazali” kitabında, – yoğun olarak gündem olmuş bir eleştiri midir bilmiyoruz ama- böyle eleştirilerin olduğu söyleniyor. Yani siyasi meselelere tavrı biraz uzak gibi bir durum söz konusu. Ama bunun yanında Nasihatü’l-Mülük diye de bir risalesi, eseri var. Nasıl okumak lazım bu durumu?

Şimdi meseleye şöyle bakmakta fayda var. İmam Gazali’nin yaşadığı dönem ümmetin devletiyle, ordusuyla, ulemasıyla, medresesiyle, zaviyesiyle, tekkesiyle bütün kurumlarıyla bütün toplumsal sistemleriyle oturduğu bir dönem. Bir takım iç dış problemler yaşanıyor ama bunlara rağmen bu ümmet o yapının sağlamlığı dolayısıyla hiçbir zaman bugün yaşadığı var oluşsal problemleri yaşamamış. Karmati isyanı olmuş, Zenci isyanı olmuş, Ehl-i Beytin isyanları bir taraftan devam etmiş. Haçlı seferleri olmuş, Moğol istilası olmuş. Başka başka şeyler olmuş. İşte Fatımiler batıni tehlike ve tehdit olmuş. İmam Gazali’nin bütün bunlarla hiçbir şekilde ilgilenmediğini söylemek diyelim ki doğrudur, ilk adımda farz-ı muhal doğrudur. Bu İmam Gazali için bir nakısa teşkil etmez. İmam Gazali bu meselelerle ilgilenmedi diye ümmetin hayatında bir şey aksamamıştır. Bunu aksi halde her bir alim için gündeme getirmemiz gerekir. Böyle bir beklenti oluşturursak eğer her bir âlim için ümmetin dışarıdan gelen tehditlere, tehlikelere karşı fiili durumlara karşı özel çalışması, özel fetvası, özel eseri olmalıdır gibi bir genellemeye götürür bizi. Doğru değil.

Yani burada belki de beklenen, en azından yapılan zulümler ya da eylemler şunlar-bunlar, bunları en azından tel’in edecek, onları kınayacak bir dilin kullanılması, İmam Gazali Hazretleri’nin ömrünün uzunluğuyla yazdığı eserleri kıyasladığımız zaman bu kadar eser yazmış ama bunlarda niye bunlar hiç bahsedilmemiş gibi bir durum ortaya çıkıyor. Ya da aslında “her âlimi biz bunlarla eleştireceğiz mi” dediniz. İşte günümüzdeki ulema için, âlim kadrosu için de değerlendirme yaptığımız zaman, ulema müslümanların problemleriyle ne derece ilgilenmeli? İşte siyasi meselelere ne derece katılmalı? Ümmeti yönlendirecek fikir beyan etme meselesinde ne kadar aktif olmalı? Bu sorular da aslında akla geliyor.  

Bunların tabii önemlice bir kısmı modern dönemin kendine mahsus şartlarının oluşturduğu zihin ve algı yapısıyla söylenmiş şeyler olduğunu unutmamamız lazım. Ya biz bugün topyekün bir küresel tehlikenin, tehdidin, işgalin nesnesi durumunda bir ümmetiz. Dolayısıyla meselelerimizin en başında bu yer alıyor. Ümmet küresel bir saldırıyla, işgalle karşı karşıya. Operasyonlar var içeriden dışarıdan vesaire. Gündemimizin birinci maddesi bu. Ama mesela şöyle bir şey de yok değil midir? Bu ümmet 1978’den bu yana bir Şiilik tehdidi altındadır ve örneğin Yusuf el-Karadavi bu mesele ile ilgili olarak çok uzun yıllar susmuştur. Ne zaman ki mesele gelmiş kapısına dayanmış o zaman bir tepki koymuş, bir şey söylemiş, bir tavır koymuş. Yusuf el-Karadavi’nin Şii tehdidiyle ilgili bir müstakil eseri var mıdır? Çalışması var mıdır? Yoktur. Başka hususları da söz konusu edebiliriz. Bu ümmetin dışarıdan gelen yabancı kaynaklı bir modernizm bid’atiyla mücadelesi var. Bu bid’atın yol açtığı travmalar var, problemler var. Bunlarla ilgili müstakil bir kitabı var mıdır Yusuf el-Karadavi’nin? Şimdi biz kalkıp bu yüzden Karadavi’yi ya da başka herhangi bir âlimi itham mı edelim? Doğru bir şey değil.

Aslında Karadavi’nin ithamı değil zaten hocam. Karadavi böyle ithamlara bir nebze cevap vermek maksadıyla birşeyler söylüyor.

 Kim yaparsa yapsın, illa Karadavi yaptı demiyoruz. Biz Müslümanların gündemini teşkil eden her meseleyle ilgili her âlimden mutlaka müstakil çalışmalar mı bekleyelim? Doğru bir şey değil. Yani ihtisas sahası olur, olmaz. Ne bileyim? Kendine göre bir öncelikler sıralaması yapmıştır. Bu mümkündür. Haçlı seferleri bu ümmetin din algısında, ana istikametinde nasıl bir sapmaya, nasıl bir arızaya yol açmıştır ki bir âlim otursun bununla ilgilensin? Ben de bu soruyu sorarım şimdi. Yani haçlı seferleri dolayısıyla bu ümmet ana istikametinde, ana koordinatlarında şöyle bir sapmaya maruz kaldı da alim bununla ilgilenmedi, öyle bir etki yok. Ama Batıniliği derseniz var. Karmatiliği derseniz var, Şiiliği deseniz var. O güne mahsus başka bid’at akımlar var. Bunlarla ilgili çalışmaları elbette var. Müstakil tenkitleri bile var. O günün gündemi, durumu da budur yani. Kendi tarihselliğimizi mutlaklaştırarak “Niye İmam Gazali küresel tehditle ilgilenmedi?” diyecek halimiz yok. O, o ümmetin hayatı içerisinde İmam Gazali’nin belki de yapmasını bekleyebileceğimiz en son şeydir. Çünkü o fiilen yapılan bir şeydir zaten. Ordunun başına geçip savaşacak hali yok.

Evet, modern zamanların bize söylettiği bir şey deyince zaten aklıma o geldi. İmam Gazali’den beklediğimiz bu şeyi zaten yapan birileri vardı. İmam Gazali’ye gerek yoktu. İmam Gazali vazifesini ifa etmekle meşguldü.

Elbette, hiç şüphesiz, hiç şüphesiz.

Son bir sorumuz daha var.  Hocam, sizin de belirttiğiniz üzere Gazzalî’nin, hocası İmamü’l Haremeyn el-Cüveyni. “Kevseri’nin Tenkitçiliği”  adlı makalenizde değindiğiniz bir mesele var. El-Kevserî’nin el-Cüveynî’ye “İmam-ı Şafii Hazretlerini aşırı övmek” diyebileceğimiz bir tutumdan dolayı eleştirisi söz konusu. İmam-ı Gazali Hazretleriyle ilgili böyle bir durum söz konusu mudur acaba? 

Evet, kısmen olmuş bu.  Fakat daha sonraları bunun yumuşadığını görüyoruz. Özellikle İhya‘yı yazdığı dönemde bunun yumuşamış bir tavır olduğunu tespit etmemiz mümkün oluyor. Evvelinde böyle bir etki altında kalmış İmam Gazali. Bunu da o dönemin toplumsal anlayışı, dengeleri filan söz konusu olduğunda bir ölçüde normal karşılamak gerektiğini düşünüyoruz. Yani evet İmamü’l Haremeyn’in yaptığı iş kabul edilebilecek bir iş değil. Normal hanefi-şafii tartışmalarında ya da normal mezhep fıkhi mezhepler arası tartışmalarda… Bu ümmeti besleyen, geliştiren, ufku açan bir taraf, bir fonksiyon vardır ama bu ithamkarlığa gider, taraftar psikolojisiyle yapılırsa zarar verir. Sıkıntı verir. İmamü’l Haremeyn de böyle bir şey yapmış  maalesef. Hepimiz insanız, zaaflarımız var. Yani âlim dediğiniz insan da bir beşer, bir insan.

İmam  Gazali için Kevseri gibi bir kalemden böyle bir tenkit var mı?

İmam Gazali’nin önceleri, İmamül Haremeyn dozunda hemen hemen bir etkilenme durumu söz konusu iken hayatının ilerleyen safhalarında ilmi kemale erdikçe, yaşı kemale doğru gittikçe bu tavrı yumuşattığını imam Kevseri de söylüyor.

Dolayısıyla da tenkide de mahal bırakmıyor.

Evet.

Bizim için bu kadar vakit ayırdınız, Allah razı olsun.

Allah razı olsun. Teşekkür ediyorum. İmam Gazali gibi yıldız isimlere günümüzde çok ihtiyaç var. Ümmetin çok ihtiyacı var. Allah bizi onların rehberliğinden mahrum etmesin.

Amin inşaallah

Salih Kartal – Serkan Ünal
17 Aralık 2014
Sahn-i Seman/İstanbul

2 Yorum

  1. Huccetu’l İslam’a saldırmayan düzgün sandığımız bir Ebubekir hoca kalmıştı o da ekibindeki bazı edebsizler (Talha mıdır nedir o işte) gibi boynundan büyük işlere girişti. Sanırsın kendileri tasavvufta en üst makamlara gelmekle birlikte bütün hadisleri en iyi şekilde tahlil etmiş de İhya’dan kusur çıkarmışlar, tabii eskilerin bilgisayarı olmadığı için bu işi yapamamışlardı diye bahaneleri de hazır. Kendilerine gelip bıraksınlar bu işleri, gidişatları feci yoksa.

    • Evvela edebimiz ile yorum yapalım…
      Sonrasında cehaletinizi böylesine faş etmek zorunda değilsiniz. İhyadaki hadisler hakkında malum değerlendirme günümüz hadisçilerinin değil, İmam Gazali’den 100 sene sonra El-Iraki, 200 sene sonra Suyutî, sonraki dönemlerde Sehavi gibi belki onlarca ulema tarafından söylenmiş birşeydir. Bunu gizlemek ise ilmili davranmak bir tarafa, onlar bulamadı diyerek 900 senelik ulemanın hakkına girmektir. Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır Allah’ım ulemayı muhafaza edeceğim diye onlara iftira etmek!

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>