Biz Eskiden …

Biz Eskiden …

Ruhumuzun gıdasına ihtimam gösterir, her konuşanı dinlemez, her mecmuaya bakmaz, sokakta yürürken bir ölçüde gözlerimizi kapatırdık. Gözün ve ruhun kirlenmemesini, midenin zehirlenmemesinden daha fazla önemserdik. İstiklal Marşı’nın otel odası şairlerinin kaleminden çıkmadığını konuşur, bu yüzden “büyük mevzularımızı” mütevazı mekânlarda tartışırdık.

Öfkenin de bir onuru vardı, kızınca: “Salli ale’n-Nebi/Allah Resulü’ne salevat getir.” der; müslümanı öldürmek için değil, oldurmak için eleştirirdik.

Faiz parasındaki tozun üzerimize değmesinden korktuğumuzdan bankaların olduğu caddelere girmekten uzak dururduk.
İki arkadaş bir araya gelince akdedilen sohbetlerin ana mevzuu, dünya müslümanlarının sorunları olur; Filistin, Keşmir, Çeçenistan gibi mazlum milletlerin yaşadığı coğrafyalar gündemdeki yerini hiç yitirmezdi.

Müslümanlar arasındaki ırki farklılıklar ya da mekânsal uzaklıkların hiçbir önemi yoktu. Haritada muhtelif devletlerin şehirleri gözüken Bağdat, Kahire, İslamabad, İstanbul yüreklerimizde aynı ülkenin başkentleriydi. Ruhlarımız, günde en az beş defa öteler ötesine seyahatlere çıkar, denizaşırı ülkelerde yaşayan kardeşleriyle hakikat fakültesinin “bünyân-ı marsûs”u yani duvarları birbirine kenetlenmiş binası olduğunu görürdü.

üsküdar mihrimah sultan 1941

Üsküdar Mihrimah Sultan Camii -1941

Henüz daha sabi-i mümeyyizken, İslam topraklarındaki bütün üniversitelerde aynı müfredatın takip edileceğine inanır, bunun için kitaplar bile belirlerdik. Mustaz’af müminleri kendi “ehl-i beytimizden” addeder, acılarını yüreklerimizde yaşardık. Bosna’da, Gazze’de bombalanan evlerde yaşıyor gibi üşürdük, titrerdik. Haremeyn gibi en ulvi mekânlar ve namaz sonraları gibi en muazzez zamanlarda önce kardeşlerimiz için dua ederdik.

İslam’ın iman, ibadet, muamelat ve ahlaktan ibaret olduğunu; bunlardan birinin yokluğunda hiç birinin tam olamayacağını kabul eder, bir Kur’ân-ı Kerim’in hükümlerinin bir de ölüm gerçeğinin değişmeyeceğini söylerdik.
İndî delillerle sahih hadisleri sınırlayanlara, “Allah’ın peygamberi ve insanlık tarihinin en büyük edibinin 23 yıllık risâlet hayatında 15–20 defa konuştuğunu söylemek cinnettir.” der, bu nevi söylemlere hiç mi hiç itibar etmezdik.

Londra’yı, Paris’i tanıdığı kadar, Mekke’yi, Kahire’yi bilmeyen; Hz. Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)’yı muhataplarına peygamber olarak anlatmakta güçlük çekince; O’nu “dâhi”, “âteşin bir zeka” olarak tanıtan fikir ve kişilik fakirlerini öteki okulun talebeleri olarak kabul ederdik.

İslam’ın yaşanacak bir din olduğuna vurgu yapar, onu anlatma gayreti içerisinde olanların yaşantılarını da tartmaları gerektiğini söylerdik.

Vaaz ve konferanslarda İslam’ın hayatın her alanına müdahil dinamik bir din olduğunu belirtir, “ahkâm-ı ilahiyye”yi derin bir vecd içerisinde anlatırdık.

“Lâ ilahe illallah”ı sadece bir zikir olarak görmez, aksiyon boyutunu da tezekkür eder, gereği için çaba sarf ederdik.
Defterlerin kenarlarına Ayasofya resimleri çizer, İslam’ın zafer kürsüsünden tekrar fetih hutbeleri dinlemenin hayalini kurardık.

Osmanlı, sefere çıkan “Nuh’un Gemisiydi”; tekrar gelecek, tufanın vurduğu yerlerdeki mazlumları içine alacaktı.
Susmak gibi konuşmanın da bir sınırı vardı. Çok konuştuğunu düşünenler; “hep insan sözü dinlendi, şimdi de Allah Kelamı dinleyelim.” der, güzel sesli bir hafızın okuduğu Kur’ân-ı Kerim’le ruhlar teskin edilirdi.
Herkes ilmini ve haddini bilir, “mezâlik-i ekdâm” (ayakların kaydığı yerler) da sadece alim olanlar konuşur-yazardı.
Yemek için yaşamaz, yaşamak için yerdik. “İnsanların doldurduğu kapların en şerlisinin mide olduğuna” inanır, yer sofralarında sünnet üzere otururduk.

Ölümü “şeb-i arus” olarak görür, Muaz b. Cebel (radiyallahu anh) gibi büyük sahabilerin vücutlarında ölümün belirtisini fark ettiklerinde söyledikleri; “şu elimdeki veba bana kızıl develerden daha sevimli görünüyor, çünkü bu, beni Allah Azze ve Celle’ye kavuşturacak.” nevinden cümlelerle teslimiyetimizi ölçer, şairin;
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm.
mısralarını terennüm ederdik.

İhsan Şenocak – Ebu Zer Mahkemeleri isimli Yazısından

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>