1927’de saray hazinelerini satma teşebbüsü!

1927’de saray hazinelerini satma teşebbüsü!

Gündemde “Ak Saray” tartışmaları varken tarihte saray ve saray eşyalarına dair bir “ayıp” geldi gündeme. Konuyu köşesine taşıyan Murat Bardakçı 1927 yıllarına götürdü okurlarını.

Murat Bardakçı köşe yazısına “Saraylar bize hep dert olmuştur, eskiden saray hazinelerini bile satmak istemiştik” diyerek başlamış. 1927 yılında başlayıp 1951’de biten trajikomik hikayeyi anlatmaya “Biz Önerdik” diyerek sunmuş:

“Paris’in önde gelen mücevher şirketlerinden Rozanes, 1927 ilkbaharında Türkiye’nin Paris Büyükelçisi Fethi Bey’den yazılı ama garip bir teklif alır: Büyükelçi “İstanbul saraylarında padişahlar zamanından kalan mücevherleri satmak istiyoruz. Bu satıştan elde edilecek gelir memleketin kalkınmasına sarfedilecek. Lütfen en iyi uzmanlarınızdan birini mücevherlerin değer tesbitini yapması için Türkiye’ye gönderin” demektedir.”

Akıllara böyle bir teklifi neden yaptığımız sorusunun gelmiş olması muhtemel. Bu soruya da Bardakçı cevap aramış:

“ˈBedelleri millet işlerine harcanmak maksadıylaˈ, yani mücevherleri elden çıkartarak yeni kurulan ve son derece fakir olan devlete gelir sağlama ve bu arada da eski rejimden kalma ne varsa unutturma çabası…”

Bardakçı aynı günlerde Yıldız Sarayı’nda başka bir ayıp yaşandığını, sarayın “Kumarhane” olarak işletildiğini de altını çiziyor.

Bardakçı olayların seyrini anlatmaya –belgeler ışığında- şöyle devam ediyor :

“Paris’teki şirketin sahibi Mösyö Rozanes, hemen Robert Linzeler adında bir uzmanı Türkiye’ye gönderir ama tekliften Fransız Dışişleri Bakanlığı’nı da haberdar eder: Bakanlığa “Bu işin siyasi tarafı olabilir. Biz İstanbul’daki Fransız Büyükelçiliği’nin mücevherler ile ilgili raporlarından biri. mücevherlerin  kaç para edeceğini hesaplarken  siz de lütfen o tarafıyla alâkadar olun” der.

Avrupa ülkeleri Ankara’yı o günlerde genç cumhuriyetin başkenti olarak henüz tanımamıştır ve elçiliklerini İstanbul’da tutmaya inatla devam etmektedirler. Fransız Büyükelçiliği de İstanbul’dadır ve İstanbul’daki maslahatgüzar Brugere ile Paris arasında mücevherler konusunda yazışmalar yapılır. Türkiye’de çalışmaya başlayan Linzeler ise saraylardaki mücevherlerin değeri hakkındaki ilk tahminini yapar: Padişahların hazineleri, Avrupa’da mezata konmaları halinde en az 300 milyon Frank edeceklerdir. Paris, artık ellerini ovuşturmaktadır ve yazışmalarda “Rus Çarı’nın hazinelerini İngilizler’e kaptırmıştık ama Türk hazineleri bize kalacak. Bu işten iyi para götüreceğiz” gibisinden ifadeler yeralmaktadır. Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand ile İstanbul’daki maslahatgüzar Brugere ve mücevherci Rozanes, birbirlerine sayfalar dolusu mektuplar göndermektedir…”

Bardakçı bu satışın gerçekleşmediğini ve gerçekleşmeme sebebini de şöyle anlatıyor :

“Herşey tamamlanır, Fransız şirketi ile Türk Hükümeti mücevherlerin mezata konarak satılması konusunda anlaşmaya varır ve sıra mezatın yapılmasına gelir. Fransa hazırlanacak katalog için Türkiye’den mücevherlerin kime ait olduğunu ve kimin adı ile satışa konacaklarını sorar…

Ama, Paris’teki Türk Büyükelçisi Fethi Bey “Bunlar padişahlara, çoğu da İkinci Abdülhamid’e aittir” cevabını verince işler karışır. Fransızlar arasında yeniden bir yazışma trafiği başlar. Dışişleri Bakanlığı bu defa “Abdülhamid’in vârisleri bizi dava etmeye kalkarlar, davayı kazanırlar ve bütün para elimizden gider. Bir yol bulmalıyız” demektedir.

Düşünülür, taşınılır ama aranan yol bir türlü bulunamaz. Paris satış konusundaki her adımın Abdülhamid veresesinin haklarını ihlâl edeceğini farketmiştir. Ankara’ya 1928’in yaz aylarında gönderilen son mesajda “Biz bu işten vazgeçiyoruz, siz de vazgeçin. Zira satış yapıldığı takdirde padişahların vârisleri mahkemeye gidip herşeye elkoydururlar” diye yazmaktadırlar…”

İnsanın keşke hikâye burada bitse diyesi geliyor. Hikâyenin bir de trajikomik sonu var. Tam 24 yıl boyunca bunca mücevher ve kıymetli eşya unutuluyor:

“TÜRKİYE, 1927’de Fransa ile Osmanlı hazinelerinin satışı konusunda görüşmeler yaptığı sırada bir başka tuhaflık daha etti, Topkapı Sarayı’ndaki mücevherlerden satmak istediklerini Ankara’ya nakledip Merkez Bankası ile Maliye Bakanlığı’nın kasalarına kilitledi ve 24 sene boyunca orada unuttu!

Saray mücevherlerinin Ankara’ya nakledilmiş olduğu, senelerdir kapalı duran bazı kasaların 1951 ilkbaharında farkedilmesi üzerine hatırlandı…

Kasalar 1951’in Mayıs ve Haziran aylarında oldukça maceralı biçimde açıldılar. Açılışlarda Millet Meclisi Başkanı, maliye ve adalet bakanları, meclis başkan vekilleri, idareci üyeler ve Hesapları İnceleme Komisyonu Başkanı İstanbul Milletvekili Salih Keçeci ile gazeteciler hazır bulundu.

Maliye Bakanlığı’ndaki ilk kasa 5 Mayıs’ta açıldı. Kasadan çıkanlar Sultan Abdülmecid’in murassa sorgucu, Abdülaziz’in iri taşlı yakut yüzüğü, murassa bir taç, çok sayıda kıymetli taş ve dünya kadar mücevherli eşya, yemek takımı ve takılar vardı.

Merkez Bankası’ndaki kasanın da 7 Mayıs’ta açılması kararlaştırılmış ve heyet o gün bakanlığın kasa dairesinde toplanmıştı. Ama anahtarlar bulunamayınca bakanlık çilingir çağırdı, kasayı çilingir de açamadı, bu defa oksijen kaynağı ile kesilmesine çalışıldı, bu da bir işe yaramayınca açılış ertelendi ve İstanbul ile Ankara’da bir anahtar koşuşturmasıdır başladı. Konunun gazetelere yansıması üzerine Danıştay’dan emekli bir hâkim Meclis’e giderek kayıp anahtarın nerede bulunduğunu haber verdi ve 1951’in 27 Mayıs’ında açılabilen kasadan da sandık dolu mücevherler çıktı. Mücevherler arasında 1927’de Dolmabahçe Sarayı’ndan getirilmiş olanları da vardı.

Bugün, Topkapı Sarayı’nın hazine dairesinde hayranlıkla seyredilen mücevherler bir zamanlar işte böyle bir macera yaşamışlardı…”

 

Salih Kartal
Murat Bardakçı yazısı için
Tıklayınız
İlk yayınlanan kaynak

 

Yorum Yapın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>